Hayatın bize sunduğu en büyük armağanlar, çoğu zaman büyük başarıların, uzun yılların sonunda ulaşılan zirvelerin değil; elimizi ısıtan bir bardak çayın buğusunda, dostça bir tebessümde, içten bir selamda ya da sevdiğimizle paylaştığımız sessiz bir anda saklıdır.
Büyük İskender'in ölümünden sonra kurulan devletlerden birinin hükümdarı olan Kral Pirus, kazandığı bir savaşın ardından ordusunun büyük bölümünü kaybetmiş ve bunun üzerine, "Bir zafer daha kazanırsam mahvolacağım." demişti.
Tarihe "Pirus Zaferi" olarak geçen bu olay, bedeli kazancından ağır olan başarıların sembolü hâline gelmiştir. Buna karşılık, dünyaca tanınan Meksikalı balıkçı hikâyesinde ise küçük teknesiyle geçimini sağlayan mütevazı bir balıkçıya, daha çok çalışıp zengin olması, yıllar sonra emekli olduğunda huzurlu bir hayat yaşayabileceği söylenir. Balıkçı ise gülümseyerek, kendisine vaat edilen o huzuru zaten bugün yaşadığını ifade eder. İşte biri savaş meydanından, diğeri hayatın içinden gelen bu iki hikâye bize aynı hakikati fısıldar:
Mutluluk, ertelenmiş bir ödül değil; fark edilmesi gereken bir andır.
Bugün insanlık, belki de tarihinin en büyük çelişkilerinden birini yaşamaktadır. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken; insanın ruhu, vicdanı ve ahlaki değerleri aynı ölçüde güçlenememektedir. Üretim artarken paylaşım azalmakta; bilgi çoğalırken hikmet eksilmekte; imkânlar büyürken gönüller daralmaktadır.
Hegel'in sözünü ettiği "aklın hilesi" belki de tam burada karşımıza çıkar. İnsan, büyük idealler peşinde koşarken bazen kendi özünü kaybeder; güç kazanırken merhametini, zenginleşirken kanaatini, yükselirken vicdanını geride bırakabilir. Oysa insanı yücelten şey yalnızca sahip oldukları değil; karakteri, ahlakı, edebi ve başkalarının hayatına kattığı değerdir.
13,8 milyar yıllık evrenin tarihinde yerimiz yalnızca bir andır. Carl Sagan'ın "Kozmik Takvimi"nde insanlık tarihi, evrenin son saniyesine sığan küçücük bir kıvılcımdan ibarettir.
Böylesine kısa bir zaman diliminde öfkemiz de geçicidir, ihtiraslarımız da; şöhret de fanidir, servet de, makam da...
Ne var ki en çok bunların peşinde yoruluruz.
Ve çoğu zaman fark edemeyiz ki uğruna ömür tükettiğimiz şeylerin birçoğu zaten elimizdedir.
Kaybettiğimiz ise çoğu zaman sevgidir, huzurdur, dostluktur, vicdandır ve insanlığımızdır.
Dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşıyormuş gibi yaşamaktan vazgeç.
Bir an dur...
Ve kendine şu soruları sor:
Bu telaş kimin için?
Bu yorgunluk gerçekten neyin bedeli?
Belki de en büyük zafer, kimsenin kaybetmediği bir huzuru kazanabilmektir.
Belki de gerçek başarı, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarının kıymetini bilmektir.
Belki de insanı geleceğe taşıyacak olan şey, teknolojinin gücü değil; vicdanın, adaletin, merhametin ve ahlakın yeniden güç kazanmasıdır.
Bugün yalnızca yeni bir güne değil, aynı zamanda yeni bir farkındalığa uyanalım.
Çünkü geride bırakacağımız en büyük miras; ne servetimiz, ne makamımız, ne de şöhretimiz olacaktır.
Bizi gerçekten yaşatan ve bizden sonra da yaşamaya devam edecek olan; iyiliğimiz, adaletimiz, merhametimiz, dostluğumuz ve insanlığımızdır.
Huzurun çoğaldığı, vicdanın susturulmadığı, ahlakın güçlendiği, insanın insana yeniden güven duyduğu bir dünya dileğiyle...
Hayırlı, huzurlu ve bereketli bir gününüz olsun.