Bir zamanlar İstanbul’un fethini yüksek sesle kutlamak bile devlet aklının süzgecinden geçirilirdi. Rivayet değil, tarihî kayıtlara geçmiş bir hassasiyet: II. Abdülhamid döneminde fetih kutlamalarına mesafeli durulmasının gerekçelerinden biri, İstanbul’daki Rum tebaanın ve Patrikhane çevresinin incinmemesi endişesiydi.
Yani Fatih’in emaneti olan şehirde, Fatih’in zaferi bile bazen diplomasiye, iç dengeye, imparatorluğun kırılgan yapısına kurban edilirdi.
Bu sene ise İstanbul’un fethinin 573. yılı bambaşka bir havada kutlandı.
Mehter sesleri Kadıköy’den Üsküdar’a, Taksim’den Eyüpsultan’a, Fatih’ten Eminönü’ne uzandı. Sultanahmet’te projeksiyon gösterileri, Rumeli Hisarı’nda mapping, Sarayburnu’nda gemi korteji, Fatih Camii’nde hatim programları, Ayasofya çevresinde dualar, meydanlarda yürüyüşler…
İstanbul, yalnızca bir tarihî günü değil, kendi hafızasını da yeniden hatırladı.
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Bir tarafta “Rumlar rahatsız olur” diye bastırılmış bir hatıra; diğer tarafta bugün meydan meydan, bayrak bayrak, mehter mehter taşan bir kutlama…
Ama doğru soru şu olmalı: Fethi kutlamak kime karşıdır?
Eğer fetih, birilerini incitmek için hatırlanıyorsa, o artık tarih değil, hamasettir.
Eğer fetih, sadece kılıç sesiyle anlatılıyorsa, Fatih’in ufku eksik bırakılıyor demektir.
Çünkü İstanbul’un fethi yalnızca surların aşılması değildir; bir çağın kapanıp başka bir çağın açılmasıdır.
Topun döktürülmesi kadar aklın işletilmesidir.
Gemilerin karadan yürütülmesi kadar imkânsızı mümkün görme cesaretidir.
Ve en önemlisi, fethedilen şehri yakıp yıkmak değil, onu yeniden dünyanın merkezi yapma iradesidir.
Fatih Sultan Mehmet’i büyük yapan yalnızca İstanbul’a girmesi değildir; İstanbul’a girdikten sonra onu medeniyet şehri yapmasıdır.
Ayasofya’nın kubbesinden medreselere, çarşılardan vakıflara, limanlardan ilim meclislerine kadar bir şehir tasavvuru kurmasıdır.
Fatih’i anlamak, sadece “aldık” demek değil; “aldığımızı nasıl imar ettik, nasıl yönettik, nasıl yaşattık?” sorusunu sormaktır.
Abdülhamid’in çekingenliğini de bugünün coşkusunu da bu gözle okumak gerekir.
Abdülhamid, yıkılmakta olan bir imparatorluğun son büyük denge ustasıydı.
O günün devlet aklı, bir törenin bile dış siyasette yangına dönüşebileceğini düşünüyordu.
Bugünün Türkiye’si ise aynı fethi, daha özgüvenli, daha görünür ve daha toplumsal bir hafızayla sahipleniyor.
Fakat özgüven ile gösteriş arasındaki çizgi incedir.
Fetih kutlamaları coşkulu olabilir, olmalıdır da.
Çünkü milletler hafızasız yaşayamaz.
Çocuklarımıza İstanbul’un nasıl alındığını, Fatih’in nasıl yetiştiğini, Akşemseddin’in manevi rehberliğini, Ulubatlı Hasan’ın sembolleşen cesaretini, surların önündeki azmi anlatmak zorundayız.
Ama aynı çocuklara şunu da anlatmalıyız: İstanbul sadece fethedilen bir şehir değil, aynı zamanda emanet edilen bir şehirdir.
Bugün İstanbul’a bakınca sormamız gereken soru budur:
Fatih görseydi bu şehrin hâline ne derdi?
Betona boğulmuş vadilere, nefes alamayan sokaklara, tarihî dokunun arasına sıkıştırılmış hoyrat yapılara, denizi unutan semtlere, trafiğin esir aldığı insanlara, ranta yenilmiş mahallelere ne derdi?
Gelip bir kez daha fethederdi.
Çünkü fethi kutlamak kolaydır; İstanbul’a sahip çıkmak zordur.
Mehter çalmak kolaydır; adaletle yönetmek zordur.
Bayrak asmak kolaydır; emanete sadakat göstermek zordur.
Fatih’in adını anmak kolaydır; Fatih’in ufkunu taşımak zordur.
Bu yılki kutlamaların güzelliği, bize sadece geçmişi hatırlatmasında değil; bugüne bir ayna tutmasındadır. İstanbul’un fethi, kuru bir zafer yıl dönümü değildir.
Bu milletin “olmaz” denileni oldurma kabiliyetidir.
Ama aynı zamanda “aldığın yeri güzelleştir, yaşat, koru” diyen ağır bir sorumluluktur.
Bir zamanlar fetih kutlamaları, “kimse incinmesin” diye gölgede bırakılmıştı.
Bugün ise meydanlarda büyük bir coşkuyla kutlanıyor.
Güzel.
Ama asıl fetih, hâlâ devam ediyor.
Cehaleti fethetmek gerek.
Kibirleri fethetmek gerek.
Şehri yağmalayan anlayışı fethetmek gerek.
Tarihi sadece slogan yapan sığlığı fethetmek gerek.
Ve belki de en önemlisi, İstanbul’u seven ama İstanbul’a eziyet eden aklı fethetmek gerek.
Çünkü Fatih’in mirasına sahip çıkmak, yalnızca 29 Mayıs’ta mehter dinlemek değildir.
Fatih’in mirasına sahip çıkmak; İstanbul’a adaletle, zarafetle, ilimle, merhametle ve şehir ahlakıyla bakabilmektir.
Fetih kutlu olsun.