Eskiden Osmanlı elçileri, yabancı ülkelere yalnızca gitmez; gördüklerini, duyduklarını ve öğrendiklerini memlekete taşımak üzere giderlermiş.
Döndüklerinde sarayları, sokakları, insanları, alışkanlıkları anlatan sefaretnameler yazarlarmış.
Bir ülkeyi hükümdarlarına tanıtmak için kaleme alınan bu metinler, aslında başka bir hayatın kapısını aralayan ilk bakışlarmış.
Benim ne padişaha sunacağım bir raporum ne de temsil ettiğim bir makam vardı.
Cebimde telefonum, aklımda sorularım ve yürümekten yorulan ayaklarım vardı. Yine de Roma’dan Floransa’ya uzanan yolculuğumun ardından, insanın kendi sefaretnamesini yazmak istemesini anladım. Çünkü bazı şehirler yalnızca gezilmez; görülür, dinlenir, tartılır ve sonunda eve anlatılmak üzere insanın içine yerleşir.
Çünkü bazı şehirlerden döndüğünüzde, gördüklerinizi anlatmadan valizinizi tam olarak boşaltamıyorsunuz.


Roma’ya gitmeden önce günlerce konuştuk, araştırdık, güzergâhlar çizdik. Haritada birbirine bağladığım noktalar, oraya vardığımda bambaşka anlamlar kazandı. Ekranda birkaç dakikalık yürüme mesafesi olarak görünen bir yolun üzerinde, insanı uzun uzun durduran bir meydan, bir çeşme, bir kilise kapısı çıkabiliyordu.
Roma, hazırladığım programa pek aldırış etmedi.
Kendi bildiğini okuttu.

Pantheon’un kubbesine bakarken, onu yapan insanların hesaplarını düşündüm.
Yüzyıllar önce birileri bu açıklığı tasarlamış, taşın ağırlığını hesaplamış, ışığın içeri nereden gireceğine karar vermişti.
Ben ise bütün bunların altında durmuş, başımı kaldırıyordum.
Geçmişle aramızdaki mesafe o anda biraz kısaldı.
Vatikan’da, Sistine Şapeli’nde de benzer bir duyguya kapıldım.
Daha önce fotoğraflarını gördüğüm eserler karşımdaydı; fakat bu kez boyutları, bulundukları mekân ve etraflarındaki insan kalabalığı da görüntünün içindeydi.
Michelangelo’nun tavanına bakarken boynum yoruldu.


Bir eseri görmek için katlandığım o küçük yorgunluk bile, onu meydana getiren emeği düşünmeye yetti.
Aziz Petrus Bazilikası’nda, Bernini’nin eserlerinin karşısında insanın bakışı sürekli bir ayrıntıya takılıyor.
Önce büyüklüğü görüyorsunuz; sonra bir kıvrımı, bir yüz ifadesini, mermerin işlenişini fark ediyorsunuz.
Ustalık biraz da böyle bir şey olmalı: İlk bakışta hayran bırakmak, yakından bakıldığında yeni bir şey göstermek.
Ama Roma’yı yalnızca büyük yapılarıyla hatırlamayacağım.
Trastevere’nin sokakları da kalacak aklımda. Masaların etrafındaki konuşmalar, dar sokaklardan geçen insanlar, bir köşede içilen kahve…
Tarihin ağırlığı arasında günlük hayatın ne kadar rahat akabildiğini görmek hoşuma gitti.
Floransa’ya geçtiğimde şehrin ritmi değişti. Burada adımlarım daha sık bir cepheye, bir heykele, bir ayrıntıya takıldı. İnsan, güzelliğin birbirine bu kadar yakın mesafelerde bulunmasına alışmakta zorlanıyor.
Santa Croce’de Michelangelo’nun ve Galileo’nun mezarlarını görmek ise yolculuğun en çok düşündüren anlarındandı.
İsimlerini yıllarca kitaplarda okuduğum insanların önünde duruyordum
. Birinin gözü insan bedeninin biçiminde, diğerinin gözü gökyüzündeydi. İkisi de baktıkları şeyi anlamak için bir ömür harcamıştı.
Oradan çıkarken kendime şu soruyu sordum: Biz, her gün önünden geçtiğimiz şeylere ne kadar dikkatle bakıyoruz?
Belki seyahatin insana en büyük katkısı budur.
Başka bir şehirde kazandığınız bakış, eve döndüğünüzde hemen kaybolmaz.
Kendi sokağınızdaki eski yapıyı, daha önce önemsemediğiniz bir ayrıntıyı fark etmeye başlarsınız.
Bursa’daki bir kapıya, bir hana, bir taş işçiliğine biraz daha uzun bakarsınız.
Eski sefirler gördüklerini memlekete anlatmak için yazarlarmış. Onların sefaretnameleri, yalnızca uzak ülkelerin tasviri değil, aynı zamanda kendi ülkelerine tutulmuş yeni bir bakışın kaydıymış.
Benim yazdıklarım elbette bir devlet görevinin raporu değil.
Fakat bu yolculuktan aklımda kalanları kaybetmemek, gördüklerimi eve taşıyabilmek için ben de kendi küçük sefaretnamemi yazıyorum.

Roma’dan ve Floransa’dan döndüm.
Şimdi fotoğraflara baktıkça, bazı yerlerde biraz daha uzun kalmış olmayı diliyorum.
Sanırım bir şehri sevdiğinizi en çok buradan anlıyorsunuz: Döndükten sonra bile orada geçireceğiniz zamanı düşünüyorsunuz.
Belki de her yolculuk, insanın kendi ülkesine yazdığı gizli bir sefaretnamedir.
Uzakta gördüğünüz bir kubbe, bir meydan, bir mezar ya da sokak başında içilen bir kahve, eve döndüğünüzde yaşadığınız yere başka türlü bakmanızı sağlar.

Ben Roma’dan ve Floransa’dan yalnızca anılarla dönmedim; bakışımı da beraberimde getirdim.
Şimdi bu satırlar, o bakışın memlekete sunduğu küçük bir sefaretnamedir.