Bugün Meclis kürsüsünde edilen yeminler, metin olarak Anayasa’ya aitti; fakat ruhu sokak kavgasını andırıyordu.
Devlet ciddiyeti denilen şey, yalnızca duvarda asılı bir arma mıdır?
Yoksa davranışta, bakışta, duruşta mı aranır? İşte asıl soru budur.
Eski İçişleri Bakanı’nın tokalaşmadan “özgürlüğe gidiyorum” sözleri, bir siyasal psikolojinin dışavurumudur.
Özgürlük…
Kimin özgürlüğü?
Neden özgürlük?
Devlet görevi bir tutsaklık mıydı ki, ayrılırken kurtuluş edebiyatı yapılıyor?
Bu söz, yalnızca kişisel bir serzeniş değildir; aynı zamanda siyasal hafızaya atılmış bir nottur.
Çünkü siyasette söylenen hiçbir cümle tesadüf değildir.
Meclis çatısı altında edilen her kelime tarihe geçer. Hele ki bir bakanın, üstelik güvenlikten sorumlu bir makamda bulunmuş bir ismin “özgürlük” vurgusu yapması, sıradan bir dramatik cümle değildir. Bu ülkede özgürlük mücadelesi verenlerin bedelini bilenler için, bu ifade hafife alınamaz.
Ama günün tek sahnesi bu değildi.
Meclis kürsüsünden yumruklara uzanan görüntüler…
Osman Gökçek’in dahil olduğu arbede, siyasal tartışmanın hangi zemine kaydığını gösteriyor.
Sözün bittiği yerde yumruk başlıyorsa, orada demokrasi yara almıştır.
Parlamento, milletin iradesinin tecelligâhıdır; ring değil.
Yumruk, argüman değildir. Bağırmak, haklılık kanıtı değildir. Fiziksel üstünlük gösterisi, siyasal meşruiyet üretmez. Fakat belli ki artık siyaset, fikirle değil refleksle yapılıyor. Kameraların önünde öfke, sosyal medyada alkış demek. Ve alkış, aklın önüne geçtiğinde, ülke geriye gider.
Bir başka görüntü daha: Bahadır Yenişehirlioğlu’nun, yeni Adalet Bakanı’nın sırtına attığı el.
Sanki bir “koruma” jesti. Sanki bir “biz buradayız” işareti.
Siyasette semboller, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur.
Bir el, bazen bir mesajdır. “Yanındayım” demekten öte, “üzerindeyim” anlamı taşır.
Adalet makamı, sırtı sıvazlanacak bir makam değildir. O makamın üzerinde el değil, hukuk olmalıdır. Eğer bir ülkede adaletin sembolik görüntüsü bile gölge altındaysa, toplumun vicdanı da huzursuz olur.
Gelelim “koltuk” meselesine.
Yan yana duran iki figür…
Biri cüsseli, iri yapılı, fiziksel olarak heybetli.
Diğeri daha kısa, daha mütevazı bir fiziki duruşa sahip.
Kameralar o kareyi yakaladığında ortaya çıkan görüntü, siyasetin sembollerle nasıl konuştuğunu bir kez daha gösterdi.
Cüsseli olanın yanında yeni bakanın fiziksel olarak aşağıda kalması, aslında bugünkü siyasetin trajikomik bir özetiydi.
Çünkü bizde hâlâ fiziksel heybet, otoriteyle karıştırılıyor.
Boy uzunluğu, makam ağırlığı sanılıyor.
Ve kısa olan değil, uzun olan koltuğu yükseltiyorsa mesaj budur.
Oysa devlet yönetiminde santimetre değil, santimetreyi aşan vizyon önemlidir.
Ama toplumun hafızası görüntüyle çalışır.
O karede güç, fiziki ölçü üzerinden okunmaya müsaitti.
Siyasette semboller önemlidir demiştik ya…
İşte tam da bu yüzden önemlidir.
Çünkü halk, liderlik algısını bazen bir bakıştan, bir duruştan, bir fotoğraftan çıkarır.
Devlet ciddiyeti, boy farkıyla ölçülmez.
Adalet makamı, omuz genişliğiyle tartılmaz.
Ama eğer görüntü, bilinçaltında bir “üstte kalan – altta kalan” hissi yaratıyorsa, bu da siyasetin iletişim hatasıdır.
Koltuk dediğimiz şey de tam burada anlam kazanır.
Koltuk, fiziksel üstünlükle değil; hukuki ve ahlaki sorumlulukla ağırlaşır.
Eğer koltuğun ağırlığı, kişinin duruşundan değil de yanındaki figürün gölgesinden okunuyorsa, orada sembolik bir zayıflık vardır.
Ne var ki, siyaset sahnesi giderek bir temsil krizine sürükleniyor.
Yemin töreni, bir devlet geleneğinin devamıdır. Ama o tören, kavga görüntüleriyle, imalı sözlerle, gövde dili mesajlarıyla gölgeleniyorsa, burada bir yozlaşma alarmı çalıyor demektir.
Siyaset, sert olabilir.
Eleştiri ağır olabilir.
Ama devlet dili, her zaman vakar ister.
Bugün Meclis’te gördüğümüz tablo, vakardan çok gerilimi; uzlaşıdan çok meydan okumayı; sorumluluktan çok hesaplaşmayı çağrıştırıyordu.
Unutmayalım: Meclis’te yaşanan her kriz, toplumda karşılık bulur. Orada atılan her yumruk, burada güven kaybına dönüşür. Orada edilen her imalı söz, burada şüphe üretir.
Devlet ciddiyeti, mikrofon açıkken değil; kimse bakmıyorken gösterilir. Demokrasi, yalnızca seçim sandığıyla değil; Meclis’teki davranışla ölçülür.
Bugün yemin edildi.
Ama asıl soru şu: Yemin edilen değerlere gerçekten sadık kalınacak mı?
Çünkü tarih, sözleri değil; tutarlılığı kaydeder.