Çocukken rüyamda şiir yazardım.
Rüya olduğunu bilirdim; uyanınca not almalıyım derdim, “okkalı sözler bunlar” diye geçirirdim içimden.
Ama uyanana kadar unutulur giderdi.Sonradan anladım, unutulmasının bir sebebi varmış:
Bazı şeyleri yazmak için değil, yaşamak için görmek gerekiyormuş.
Zaman, her an bir şeye gebeymiş meğer.
Ben hep aceleciydim.
Düşüncelerim dilime yetişemezdi, dilim hayata.
Her şey hemen olsun isterdim; cümleler tamam, anlamlar net, duygular tarifli…
Sanki geç kalırsam bir şey sonsuza dek kaçacakmış gibi.
O yüzden susmayı beceremezdim.
Çünkü susarsam, bir daha hiç konuşamayacakmışım gibi gelirdi.Harflerin ve cümlelerin bir odada hapsedildiğini düşünürdüm.
Mapusta tutsak gibiydiler; zamanı gelenin çıktığı, gelmeyenin içeride kaldığı bir yer.
Ama ben kapıyı zorlayanlardandım.
Henüz sırası gelmemiş kelimeleri çekip çıkarmaya çalıştım.
Çoğu yarım kaldı, çoğu yanlış anlaşıldı.
Bazıları da hiç bana ait değildi zaten.Zamanla öğrendim ki yavaş kalmak, geri kalmak değilmiş.
Susmak, vazgeçmek değilmiş.
Bir an konuşmamak, kelimelerin öldüğü anlamına gelmiyormuş.
Aksine, bazen susunca cümleler olgunlaşıyormuş.
İçerde bekleyenler şekil değiştiriyor, sadeleşiyor, gerçek oluyor
.Artık biliyorum, her kelime kendi zamanını bekler.
Her insan da öyle.
Aceleyle söylenen şeyler çabuk unutuluyor;
zamanında söylenenler ise yerini buluyor.
Hâlâ aceleciyim belki, inkâr etmiyorum.
Ama acele ettiğimi fark edecek kadar yavaşlamayı öğrendim.
Ve artık susunca korkmuyorum...
Çünkü biliyorum;
sessizlik bir son değil,
çoğu zaman en doğru cümlenin hazırlığıdır.
Zamanla yazılan cümleler,
aceleci gözlere her zaman şüpheli gelir.
Oysa o cümleler zaman kokar; alıntı değil, dem almıştır.