Mudanya’nın bir kahvehanesinde, denize karşı demli bir çay içerken ya da sahilde yürürken insan manzaralarına bakarım bazen.
Hepimizin yüzünde ortak bir arayış vardır: Güvende olma, yarını öngörme ve hayatın karmaşasında bir huzur bulma arzusu.
Tam da bu insani sığınak arayışıyla ilgili, sosyal psikolojide çok temel bir kavram vardır: "Adil Dünya Varsayımı"
Nedir bu varsayım?
İnsanoğlunun evrende, görünmez ama mutlak işleyen bir ahlaki terazi olduğuna inanma eğilimidir. İnanmak isteriz ki; iyiler mutlaka kazanır, kötüler er ya da geç belasını bulur. Kültürümüz bu inancın harcıyla karılmıştır. Dilimizden düşmeyen "Herkes ektiğini biçer " ," Kimsenin ahı yerde kalmaz.", Hak yerini bulur" sözleri, tam da bu adalet arzusunun kültürel nişaneleridir.
Çocuklarımızı büyüttüğümüz masallarda bile hep iyileri ödüllendirir, kötüleri cezalandırırız ki, daha o yaştan içleri rahat etsin, dünya gözlerine tekinsiz bir yer gibi görünmesin.
Peki, neden saf gerçekliğin çıplak yüzü yerine, bu arzu ettiğimiz şablonlara sığınırız?
Çünkü bu çok güçlü bir psikolojik rahatlama mekanizmasıdır. İnsan zihni kaygı nedeni belirsizlikten, rastlantısallıktan ve kaostan korkar. Eğer her an, hiçbir suçumuz yokken başımıza kötü bir şey gelebileceği gerçeğiyle yüzleşirsek, yaratacağı hayatta kalmaya programlı yönümüz yani var olma kaygımızı taşımakta zorlanırız. İşte bu noktada zihnimiz bize konforlu bir formül sunar: "Sen iyi ol, kurallara uy, o zaman sana bir şey olmaz."
Bu düşünce, hayata tutunmamızı sağlayan, travmalara karşı bizi koruyan adeta psikolojik bir amortisör gibidir.
Ancak bu tatlı rahatlamanın çok karanlık bir tuzağı vardır: Bilişsel çelişkiyi çözme adına kurbanı suçlamak. Karşılaşabileceğimiz kötülüklere felaketlere deprem, sel, yangın, trafik kazası gibi olumsuzluklara karşı tedbirsizlik yerine “Allah’ın bir gazabı bunca günah işledik halk ettik” gibi düşünebiliriz.
“Başına bunca bela, kim bilir hangi günahı vardır” O zaman sormazlar mı adama dünyanın en sık ve en güçlü depremleri olan ve inançsız oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri Japonya’da 7 ve üzeri şiddette depremde o devasa binalar neden yıkılmaz; hasar minimumda kalır…
Maden kazalarında daha çok kazanç için en az tedbirle dünyanın en fazla ölümlü maden kazalarının olduğu ülke olmamızı “bu işin fıtratında var” diyerek işin içinden sıyrılmamıza hak verenlerin olması aynı çelişkiyi ifade etmez mi?
İşte zihniyet dünyamızın en büyük entelektüel tembelliği buradadır.
Sırf "dünya adildir" inancını sarsmamak, sorgulama zahmetine katlanmamak ve kendi konfor alanını bozmamak için; ortadaki somut ihmali, tedbirsizliği görmezden gelip, hayatını kaybeden masum insanlara "gizli günahlar" atfederiz.
"O kötüydü, başına geldi; ben iyiyim, güvendeyim" egoizmidir bu.
Kültürümüz bir yandan "İyilik eden iyilik bulur" derken, adaletsizliğe canı sıkılanların ağzından "Sen kötü ol, iyiler belasını bulur" karamsarlığını da üretmiştir. Oysa ikisi de rasyonel değildir.
Gerçek şudur ki: Evren ahlaki kodlarla değil, fiziksel kanunlarla işler. Doğa, iyi bir insanın ihmali ile kötü bir insanın ihmali arasında ayrım yapmaz;
ikisini de aynı yerçekimiyle düşürür, aynı suda boğar aynı tedbirsizlik karşısında aynı trafik kazasına sürükler.
Adil bir dünya inancı, bizi hayata bağlayan bir umut olarak kaldığı sürece kıymetlidir.
Ancak ne zaman ki can yeleği takmayı unutturacak, bizi tedbirsizliğe itecek bir uyuşmaya dönüşür, işte o zaman tehlikelidir. Hayat mutlu sonla biten bir çocuk masalı olarak görmek yerine hak edilmemiş acıları da barındıran rasyonel bir gerçekliktir diyebilmek önemlidir.
Evrenin bize hazır bir adalet borcu yoktur!
Adalet ve güvenlik, gökyüzünden inecek soyut bir terazi değil; insanın yeryüzünde kendi aklıyla, bilimiyle, tedbiriyle ve hukukuyla bizzat inşa etmek zorunda olduğu kutsal bir ödevdir. Deniz dalgalı olduğunda ilahi bir koruma ummak yerine can yeleğini takmak, aklın ve vicdanın bu dünyadaki en gerçekçi tezahürüdür…