SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

"ABİ" Olmak Zor Zanaat!

Yazının Giriş Tarihi: 28.08.2026 15:44
Yazının Güncellenme Tarihi: 28.08.2026 15:54

Biz LOSER kuşağıydık…

Hani 1950 lerden gelen Baby Bommer'dan sonra, X kuşağından önceki ara kuşak...

Ailenin ortanca çocuğu gibi;

Her işe koşturulanlardan olduk...

Bugünün çocuklarına anlatması biraz zor bir kuşak.

Cep telefonumuz yoktu, sosyal medyamız yoktu. Kimsenin kaç takipçisi olduğunu bilmezdik; zaten umurumuzda da olmazdı.

Biz insanın değerini cebindeki parayla, arabasıyla ya da şöhretiyle değil, sözüyle ölçerdik.

Hayatımız sokakta geçerdi. Mahalle bizim dünyamızdı.

Arkadaşlık gerçekten arkadaşlıktı. Dostluk kolay kurulmaz ama kuruldu mu kolay bozulmazdı. Kavga ederdik, küserdik, sonra yine aynı kaldırımın üzerinde oturup barışırdık.

Ve bizim dünyamızın çok önemli bir müessesesi vardı:

Abilik…

Sokak abileri…
Mahalle abileri…
Şehir abileri…

Kardeşler abilerine neredeyse baba saygısı gösterirdi. Abiler de kardeşlerini ölümüne kollardı.

Bir abinin söylediği söz kolay kolay tartışılmazdı. Çünkü o sözün arkasında yaşanmışlık, tecrübe ve en önemlisi güven vardı.

Bizim için abilerimizin söylediği KANUN sayılırdı.

Çok güzel günlerdi…

Bursa denildiğinde akla ilk gelen şeylerden biri tekstildi.

Tekstilin kalbi de şehrin hanlarında atardı.

Bursa’nın hanlarında yapılan tekstil ticaretinin kendine özgü bir ahlakı vardı. İnsanlar rekabet ederdi ama bu rekabet düşmanlığa dönüşmezdi.

Yan dükkândaki rakibindi ama aynı zamanda komşundu.

Rekabet tatlıydı ve kaliteyi artırırdı.

Anadolu’dan, İstanbul’dan Bursa’ya mal almaya gelen tüccarlar olurdu. İçlerinde borcunu ödemeyen, sorunlu biri varsa bu bilgi saklanmazdı.

Bir esnaf diğerini hemen uyarırdı:

Aman dikkat et abi… Bana da borcu var, aylardır ödemiyor.”

Çünkü o günün ticaretinde sadece kendi paranı kurtarmak yetmezdi.

Komşunun parasını da korumak gerekirdi.

Ticaret yalnızca mal alıp satmak değildi.

Birbirine sahip çıkmaktı.

Tıpkı abilik gibi…

Şeytanilik sıfatımızda, kardeş satmak lugatımızda yoktu...

Bir gün çok değer verdiğim bir abim aradı.

“Yarın saat 14.00’te İstanbul Havalimanı çevresini çok iyi bilen emlakçı bir dostum gelecek. Elinde çok değerli araziler var. Sana da sunsun, gel tanış. Belki istifade edersin.”

Çok mutlu oldum.

Arazi meselesinden çok, bir abimin beni düşünmüş olması hoşuma gitmişti.

Ertesi gün saat 14.00’te ofisindeydim.

Kapıda son model bir Mercedes ve şoförü vardı. İçeride ise kıyafetinden çantasına kadar lüks markalar kullanan, oldukça alımlı bir hanımefendi oturuyordu.

Tanıştık.

İki gün sonra arazileri yerinde görmek üzere İstanbul’da sözleştik.

Fikirlerine ve vizyonuna çok güvendiğim iş ortağımla beraber gittik. Bütün arazileri tek tek dolaştık.

Bir süre sonra ortağım işleri nedeniyle yanımızdan ayrıldı. Biz de emlakçı hanımla detayları konuşmak üzere yemeğe geçtik.

Rakamları ve şartları konuştuk.

Karar vermek için iki üç gün süre istediğimi, son kararı ortağımla birlikte vereceğimizi söyledim ve Bursa’ya döndüm.

Ertesi gün emlakçı hanım aradı:

“Ne düşündünüz?”

Bu acele beni rahatsız etmişti.

Henüz ortağımla değerlendiremediğimizi, bir iki gün içinde kararımızı bildireceğimizi söyledim.

Ertesi gün ortağımla oturduk.

İkimizin de içine sinmeyen bir şeyler vardı.

Bazen ticarette rakamlardan önce insanın içine doğan bir his vardır.

Bizimki aynı şeyi söylüyordu:

Girmeyelim.

Yatırım yapmama kararı aldık.

Emlakçı hanımı aradım, teşekkür ettim ve konuyu kapattım.

Aradan üç dört ay geçti geçmedi…

Bir sabah telefonum çaldı.

Arayan yine aynı emlakçı hanımdı.

Ama bu defa hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

“Ne oldu?” diye sordum.

Ve anlatmaya başladı…

Yaklaşık iki yıldır benim “ABİ” dediğim kişiyle bir ilişkisi olduğunu söyledi.

Bir işi nedeniyle ondan hatırı sayılır miktarda para almış, karşılığında çek vermişti. İşleri bozulunca çeklerini ödeyemez hale gelmişti.

Son çare olarak arazilerden birini bana satmayı planlamışlardı.

Arazi bana satılacak…

Ben parayı ödeyecektim…

O parayla da çekler kapatılacaktı.

Fakat ben araziyi almaktan vazgeçince plan bozulmuştu.

Kadının anlattığına göre benim “ABİ” dediğim kişi karşılıksız çekleri işleme koymuş, olay hapis kararı çıkmasına kadar gitmişti.

İki gün sonra cezaevine gireceğini söylüyordu.

Ve benden yardım istiyordu:

“Ne olur abiyi ara… Beni affetsin.”

Telefonda ağlayan kadın aslında bana çok daha ağır bir şey anlatıyordu.

Benim yıllardır “ABİ” diye değer verdiğim insanın, kendi alacağını kurtarmak için beni de bu hesabın içine dahil ettiğini söylüyordu.

Ben araziyi alacaktım.

Ben parayı ödeyecektim.

O kendi alacağını kurtaracaktı.

Ve bütün bunlar bana:

“Gel, tanış… Belki istifade edersin.”

diye sunulmuştu.

Telefonu kapattığımda aklımda tek bir kelime vardı:

ABİ…

Mahallede küçüğünü kollayan…

Kardeşinin başına bir şey gelmesin diye önüne geçen…

Ticarette komşusunu, “Aman dikkat et, bu adam bana borcunu ödemedi” diye uyaran insanların taşıdığı o unvan…

Şimdi aynı kelimenin karşısında bambaşka bir hikâye duruyordu.

İnsan ister istemez soruyor:

Abi dediğin kardeşini mi kollar, yoksa kendi alacağını kurtarmak için kardeşini mi kullanır?

Zaman sadece mahalleleri, sokakları ve ticareti değiştirmemiş.

Bizim bazı abilerimizi de değiştirmiş.

Belki yaş aldılar.

Belki güçlendiler.

Belki çok para kazandılar.

Ama bazılarını ne yazık ki para bozdu.

Çünkü biz başka türlü büyüdük.

Biz LOSER kuşağıydık.

Kelimenin bugünkü karşılığıyla:

“Kaybedenler kuşağı…”

Evet, biz çok kaybettik.

Para kaybettik.

İş kaybettik.

Fırsatlar kaçırdık.

Yanlış insanlara güvendik.

Kazık yedik.

Düştük, kalktık, bir daha düştük.

Ama asla bize abi diyene kaybettiren olmadık...

Bazen çok para kazanabileceğimiz bir işten içimize sinmediği için vazgeçtik.

Bazen para kazanmak yerine dostumuzu kaybetmemeyi tercih ettik.

Belki bugünün ölçülerine göre bütün bunlar gerçekten “loser”lıktı.

Olsun…

Biz kaybede kaybede geldik buralara.

Ama bir şeyi kaybetmedik:

Kendimizi.

Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılır.

Kaçırılan fırsatın bir başkası çıkar.

Batan iş yeniden kurulur.

Ama insan karakterini kaybederse, onun telafisi zordur.

Onun için “kaybedenler kuşağı” denmesine hiç alınmıyorum.

Hatta hoşuma bile gidiyor.

Biz LOSER’dık…

Kaybettik.

Hem de çok kaybettik.

Ama kaybederken kardeşimizi satmadık.

Dostumuzu paraya değişmedik.

Bize güvenen insanı kendi hesabımızın içine gizlice sokmadık.

Ve en önemlisi…

Bozulmadık.

Şimdi düşünüyorum da belki de asıl kazanan bizdik.

Çünkü bazıları çok para kazandı…

Ama “ABİ” olmayı kaybetti.

Biz ise kaybede kaybede bugünlere geldik.

Ama hâlâ birisine “ABİ” dediğimizde, o kelimenin ne anlama geldiğini biliyoruz.

Kaybettik ama değerlerimizi kaybetmedik.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.