Küçükken denize gittiğimizde sahilde renklerini beğendiğim küçük taşları seçip saklardım. Fakat her defasında günün meşgalesiyle unutur eve götüremezdim. Hiç fark ettiniz mi? Hayat, uzun bir yolculuktan çok, sürekli taş topladığımız bir yürüyüşe benziyor.
Çocukken ceplerimiz hafifti. Bir kelebeğin peşinden koşmak için sebebe ihtiyacımız yoktu. Yağmur yağınca ıslanır, güneş açınca kururduk.
Ne yarını düşünürdük ne de dünün yorgunluğunu...
Sonra büyüdük.
Her yaşla birlikte cebimize yeni bir taş koyduk.
Bir başarısızlık taşı...
Bir kırgınlık taşı...
Bir pişmanlık taşı...
Bir "keşke" taşı...
İlk başlarda ağırlığını hissetmedik. Sonuçta tek bir taş ne yapabilirdi ki?
Fakat yıllar geçtikçe ağırlaşmaya başladık.
Bir gün merdiven çıkarken yorulduğumuzu fark ettik.
Bir sohbetin ortasında dalıp gittiğimizi...
Bir çocuğun anlattığı hikâyeyi dinlerken zihnimizin başka yerlere kaçtığını...
Zira suçu zamana, insanlara, olay ve olgulara attık.
Eskiye olan özlemimiz yakamızı bırakmadı.
Ama bir hakikat var ki; "O eski günler geçti."
Oysa belki de geçen günler değildi.
Esasında sadece ceplerimiz ağırlaşmıştı.
Tabiatta Rabbimizin mesajları var.
Bazen bakmanın ötesinde görebilmek lazım gelir.
Bir nehir kesintisiz akar, çünkü önüne çıkan her şeyi yanında taşımaya çalışmaz.
Bir ağaç istikrarlı büyür, çünkü sonbaharda yapraklarını bırakmayı bilir.
Doğa, varlığını vazgeçebilme cesaretine borçludur.
Biz ise tam tersini yapıyoruz.
Bize ait olmayan sözleri taşıyoruz.
Bitmiş tartışmaları taşıyoruz.
Çoktan kapanmış yaraları taşıyoruz.
Hatta bazen bir insanın yıllar önce söylediği tek bir cümleyi bile sırtımızda gezdiriyoruz.
İlginçtir ama bırakamıyoruz değil mi?
Bir bavula fazladan iki kilo koyunca havalimanında ücret ödüyoruz, ama zihnimizde taşıdığımız tonlarca yük için kendimize hiçbir insafımız yok.
Belki de modern insanın en büyük yorgunluğu çalışmak değil...
Bırakamamak.
Bu noktada yitirdiklerimizin bir muhasebesini yapmak gerek aziz dostlar.
Bir dost mu?
Bir fırsat mı?
Bir hayal mi?
Bu beyhude geçici dünya sürgünümüzün bizden çok şey götürdüğü malum. Bu sebeple kazanımlarımıza, elimizdeki değerlere odaklanmak gerekiyor.
Esasında insan kazançlarını listelemeyi sever. Yeni eşyalar, yeni başarılar, yeni unvanlar...
Maddi ve manevi sahip olduklarımızın kıymetini idrak ediyoruz.
Fakat bu kazanımlara yönelmek yerine cebimize daha fazla taş doldurmaya çalışıyoruz.
Oysa ki hayatın gerçek muhasebesi bunun tam tersidir. İnsan, kazandıklarıyla değil; bırakabildikleriyle olgunlaşır.
Çünkü olgunluk bazen yeni şeyler eklemek değil, fazlalıkları çıkarabilmektir. Heykeltraşın mermeri yontması gibi...
Ortaya çıkan güzellik eklenenlerden değil, çıkarılanlardan doğar.
Yazımın başında sizlere aktardığım yüklerimiz…
Hani şu ceplerimizdeki taşlar...
Belki siz bu yazıyı okurken pişmanlıklar, kırgınlıklar ve dahi birçok kayıplar vermeye devam ediyoruz.
Taş üstüne taş koymaya yürüye duruyoruz.
Ve hayat, manidar bir şekilde, bize malum soruyu yöneltiyor:
"Ceplerini doldurarak mı hafifleyeceksin, yoksa biraz boşaltarak mı?"
Elbette mesele ceplerimizi tamamen boşaltmak değildir. İnsan, yaşadıklarıyla insandır.
Bilhassa hangi taşı neden taşıdığımızı bilmek icap ediyor. Belki bugün hepimiz durup ceplerimizi yeniden yoklamalıyız.
Hangileri bize ait, hangileri emaneten taşıdığımız yükler?
Hangileri bizi olgunlaştırıyor, hangileri yavaş yavaş tüketiyor?
Sözlerimi noktalarken; Hz. Mevlana’nın şu dizeleri cebinize her taş koymak istediğinizde zihninizde canlansın.
“Her şeye canını sıkma ey gönül.
Ne bu dertler kalıcı. Ne de bu ömür.”