Yaklaşık altı yıl önceydi...
O dönem A Gazete’de çalışıyordum. OTTOMAN GRUP’tan Hakan Dinçtürk ve Vedat Kantar beni arayarak görüşmek üzere şirkete davet ettiler.
Hakan Dinçtürk’ün sağlam bir Türkiye ve Bursa milliyetçisi, kayıtsız, şartsız, maddi-manevi ve çıkarsız bir Bursaspor sevdalısı olduğunu biliyordum.
Vedat Kantar’la ise daha önce hiç tanışmamıştım.
Uzun bir görüşmenin ardından, A Gazete’de mutlu olduğum için ve bu nedenle kolay kolay kabul edilmeyeceğini düşündüğüm çalışma şartlarımı söyledim.
Vedat Kantar, “Bir gün düşünelim, yarın görüşelim” dedi.
Teşekkür ederek ayrıldım.
Durumu A Gazete yönetimine anlattım.
Onlar da bana, “Şartların kabul edilirse gönül koymayız. Hatta seni kendi ellerimizle teslim ederiz” dediler.
Ertesi gün pazarlık yapmayacağımı düşünerek gittim.
Vedat Kantar hiç uzatmadı:
“Şartlar uygundur. Hemen başla ağabey.”
Şart konuşmayı sevmediğimi, bundan böyle iş ilişkisinden çok dost olarak devam etmenin beni daha mutlu edeceğini söylediğimde, Vedat Kantar’ın sonradan çok daha yakından tanıyacağım iş bitirme karakteriyle karşılaştım.
Ayağa kalktı, sarıldı ve şöyle dedi:
“Ağabey, çalışma şartlarını söyledin, biz de kabul ettik. Bundan dönüş yok. Seni, ‘Bu adamın yazdıklarına bakmayın, sözüne güvenilmez’ diye bütün Bursa’ya rezil ederim.”
Böylece anlaştık.
Daha masama oturmadan, ertesi hafta bana bir konu verdi:
TEKNOSAB.
“Bir incelersen sana oradan bol malzeme çıkar” dedi.
BTSO’nun arsa dağıtımında adil davranmadığını, ihtiyacı olanların yerine sanayici olmayanlara arsa verildiğini düşünüyordu.
Konuyu araştıracağımı söyledim.
Araştırdım.
Ve yazmamaya karar verdim.
İlk krizimizi böyle yaşadık.
Bir süre sonra Kantar bana:
“Niye yazmıyorsun?” diye sordu.
Ben de:
“Benim kalemim jetonla çalışmıyor” dedim.
Ardından ona asıl soruyu sordum:
“Sen kimsin? İbrahim Burkay kimdir?”
Şaşırdı.
Ben devam ettim:
“Sen sanayicisin. O da sizin seçtiğiniz BTSO Başkanı. Sizin kavga etmek gibi bir lüksünüz yok. Diyaloğa ihtiyacınız var.”
Kantar, “Haklı olabilirsin ama Burkay havalarda. O diyalog nasıl kurulacak?” dedi.
“Sen uygundur dersen o işi bana bırak” dedim.
Bir hafta sonra Kantar’ın odasında buluştular.

Ben, “Size kolay gelsin” diyerek çıkmak istedim.
İkisi birden:
“Abi otur, oturduğun yerde.”
dedi…
Uzun sohbetin tamamını, diğer birçok anı gibi belki bir gün ayrıca yazarım.
Ama bu yazının başlığı açısından önemli bir bölümü anlatmak gerekiyor.
Kantar, TEKNOSAB’da arsa tahsisi yapılan bazı üyeler üzerinden eleştirilere başladı.
Burkay ise projenin ete kemiğe bürünmesi için talep toplama sürecinin acilen tamamlanması gerektiğini anlattı.
Sonra Kantar’a döndü:
“Vedat, sen başvurdun da tahsis yapılmadı mı?”
Kantar:
“Başvurmadık.”
Burkay sordu:
“Neden başvurmadın?”
Cevap netti:
“Projeye inanmadım.”
Burkay’ın cevabı daha da net oldu:
“Oğlum, inanmayıp başvurmadığın projeye, proje yürüyünce şimdi neden ben yokum diye şikâyet ediyorsun?”
Kantar’ın çok az kullandığı cümlelerden biri geldi:
“Haklısın abi.”
Ve sorun çözüldü..

Sonraki süreçte İbrahim Burkay’la ilgili eleştirileri oldu mu?
Oldu.
Hem de çok oldu.
Fakat bana göre burada önemli olan başka bir şeydi.
İbrahim Burkay çıtayı öylesine yukarı koydu ki, Türkiye ekonomisinin genel sorunlarının faturası bile zaman zaman ona kesilmeye başlandı.
Yüksek faiz…
Dövizin baskılanmasının ihracata etkisi…
Enflasyon…
Pazarların daralması…
Tekstilin adeta üvey evlat muamelesi görmesi…
Ticaret erbabının giderek zorlanması…
Bütün bunların hesabı zaman zaman Hükümet, Mehmet Şimşek veya Hisarcıklıoğlu yerine BTSO Başkanı İbrahim Burkay’a sorulur hale geldi.
Oysa bir oda başkanının yetki alanıyla ülkenin ekonomi politikalarının yetki alanı aynı değildi.
Burkay’ın yaptığı ise kendi alanında çıtayı yükseltmekti.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri de TEKNOSAB Lojistik Park Girişim Sermayesi Yatırım Fonu oldu.
Burkay yönetimindeki BTSO, yalnızca belirli bir kesime değil, bütün BTSO üyelerine ve yatırımcılara açık bir yapı ortaya koydu.
Eleştiriler geldi.
Hatta eleştirinin sınırlarını aşan, ağır ve haksız ithamlar da yapıldı.
Burkay bunları büyük ölçüde sükûnetle dinledi.
Bugün geldiğimiz noktada ise yatırımcısına bir yıl içinde yüzde 100’ün üzerinde değer kazandırdığı belirtilen bir fonun mimarı olarak anılıyor.
Benim açımdan asıl mesele bununla da sınırlı değil.
Altı yıl önce TEKNOSAB konusunda “vizyon fukaralığı” yaparak eleştirdiğim biri olarak bugün geriye dönüp baktığımda, Burkay yönetimindeki BTSO’nun “Ya tutarsa?” anlayışıyla ortaya atılmış bir projeye imza attığını görmüyorum.
Tam tersine…
Projelerin arkasında bir hesap, bir hedef ve bir gelecek tasavvuru olduğunu görüyorum.
Benim de çok eleştirdiğim GUHEM de bunun örneklerinden biri.
İlk zamanlarda birçok insan için anlaşılması zor olan projeler, zaman içerisinde Bursa’nın geleceğine dair bir vizyonun parçaları haline geldi.
Gelelim Vedat Kantar’a…
Çünkü bu yazıya onunla başladım onunla bitireyim…

Geçtiğimiz hafta BTSO’nun yaptığı sunumda, TEKNOSAB KOBİ OSB ve Ekosistem Projesinin koşullarının açıklanmasıyla yeni bir adım atıldı.
Buna hemen bir “seçim yatırımı” diyenler oldu.
Kobilerimiz akıllıdır.
Gelecekleri ve büyümeleri için bu projeye gireceklerdir.
Hata yapma lüksleri olmadığını çok iyi biliyorlar.
TEKNOSAB iklim kuşağı içerisinde TEKNOSAB KOBİ OSB yer tahsisi talep edeceğini edeceğini biliyorum.
“Kervan yolda düzülür” diyerek plansız, projesiz yola çıkan ve Çataltepe’de olduğu gibi Bursa’da binlerce mağdurun ortaya çıkmasına neden olan anlayışın, bugün başkalarının projelerini de aynı gözle değerlendirmesi bana göre şaşırtıcı değil.
Asıl mesele vizyon.
Altı yıl önce TEKNOSAB’a inanmayan ve bu nedenle yatırım yapmayan OTTOMAN GRUP…
Ve her yatırım kararında ince eleyip sık dokuyan Vedat Kantar…
Bugün bütün şirketleriyle birlikte TEKNOSAB KOBİ OSB’ye başvuracaklarını söylüyor.
İşte benim için bu yazının asıl hikâyesi burada başlıyor.
Çünkü insanın fikrini değiştirmesi kolay değildir.
Hele ki yıllarca savunduğu bir düşüncenin karşısında durduğunu kabul etmek daha da zordur.
Vedat Kantar bunu yaptı.
Altı yıl önce “inanmadığı” projeye bugün yatırım yapmak istiyor.
Bu sadece bir yatırım kararı değil.
Aynı zamanda bir önyargının kırılmasıdır.
Albert Einstein’a atfedilen, “Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” sözünü de hatırlatıyor.
Demek ki imkânsız değilmiş.
Ben bu hikâyede ne Burkay’ın avukatıyım ne de Kantar’ın sözcüsü.
Sadece altı yıl önce aynı masada oturan, tartışan, eleştiren ve bugün geldiğimiz noktaya tanıklık eden bir gazeteciyim.
Bazen en iyi projeleri, ilk duyduğunuzda anlayamazsınız.
Bazen de bir insanın vizyonunu, söylediklerinden çok yıllar sonra ortaya çıkan sonuçlar anlatır.
Benim altı yıl önceki yanılgım da tam olarak buydu.
GUHEM i anlamakta geç kaldım.
Bugün GUHEM istikbal göklerdedir diyen Atatürk’ün izinde yürüyor.
Hemen yanındaki ondan bir kaç yıl önce el yordamı ile yapılan BŞB Bilim ve Teknoloji Merkezi,GUHEM e entegre olup yaşamak için gün sayıyor.
Yakında MEB tarafından onaylanıp programa alınan GUHEM Havacılık ve Uzay Teknolojileri Fen Lisesi Türkiye'de bir ilk oluyor.

Vedat Kantar da bir zamanlar inanmadığı projeden başka bugün yarınlar için atılan adımlara yatırım yapmaya hazırlanıyor.
Belki de bu hikâyenin en güzel tarafı şu:
Vizyon, herkes inandığında değil; henüz herkes inanmıyorken geleceği görebilmektir.
Ve bazen…
En güçlü “haklısın abi” cümlesi, yıllar sonra verilen bir yatırım kararıdır.
Benim içselleştirdiğim bir söz vardır.
"Doğrunun acelesi yoktur..."