Bursa’da gastronomi günleri başlıyor…
Uluslararası 5. Bursa Gastronomi Festivali, 18-20 Eylül tarihleri arasında Merinos Parkı’nda, “Fetheden Lezzetler” temasıyla gerçekleştirilecek. 10 ülkeden 12 kardeş şehrin katılacağı festivalde şovlar, yarışmalar ve söyleşiler düzenlenecek.
Bunların hepsi güzel…
Ancak bir parantez açmak gerekiyor:
Her yıl üzerine yeni bir şey koymadan kendini tekrar eden organizasyonlar, bir süre sonra heyecanını kaybeder.
Gastronomi festivallerinin amacı yalnızca birkaç gün boyunca yemekleri tanıtmak değil; şehrin mutfak kültürünü ekonomik bir değere, turizm ürününe ve uluslararası bir markaya dönüştürmek olmalıdır.
Bursa’nın ise bunu yapabilecek fazlasıyla güçlü bir mutfak mirası var.

BURSA MUTFAĞI ÜÇ BEŞ YEMEKTEN İBARET DEĞİL
Bursa mutfağı, Osmanlı saray ve şehir kültürünün güçlü bir yansımasıdır.
Özellikle tencere yemekleri, Bursa’nın bereketli topraklarında yetişen sebze, meyve ve ürünlerin etle buluşarak sofraya dönüşmesinin hikâyesidir.
Bursa; erikten vişneye, şeftaliden armuda, zeytinden elmaya, kestaneden üzüme kadar olağanüstü bir ürün çeşitliliğine sahip.
Bu meyvelerin ve sebzelerin geleneksel Bursa mutfağında etle buluşması ise başlı başına gastronomik bir zenginliktir.
Ama bugün Bursa mutfağını anlatırken çoğu zaman birkaç ürünün etrafında dönüyoruz:
İskender, Pideli Köfte, Süt Helvası, Cantık, Tahanlı, Cevizli Lokum ve simit…
Elbette bunların tamamı Bursa’nın değeridir.
Ancak Bursa mutfağı bunlardan ibaret değildir.
Hatta Abdal simidi ve tahanlı gibi ürünlerimizin dahi bugünün gastronomi anlayışı içerisinde yeniden yorumlanması, sunum ve ürün standardının geliştirilmesi ve ulusal-uluslararası ölçekte desteklenmesi gerektiğine inanıyorum.
MARKA DEĞERİMİZİ UCUZLATMAYALIM
Kestane şekerimizin, İnegöl köftemizin, Gedelek turşumuzun, Mustafakemalpaşa tatlımızın marka değerini yükseltmek yerine zaman zaman onları sıradan ve ucuz ticari ürünlere dönüştürmemiz beni gerçekten üzüyor.
Bir ürünün çok satılması başka şeydir, marka değerinin yükselmesi başka şey.
Bursa’nın gastronomi ürünleri yalnızca tüketilecek ürünler değil, şehrin kültürel mirası ve turizm ekonomisinin önemli unsurlarıdır.
Bu nedenle gastronomi turizmine uzun vadeli ve sürdürülebilir bir anlayışla yaklaşmalıyız.
Çünkü gastronomi turizmi doğru desteklenirse Bursa’nın yıl boyunca konaklamalı turizmden aldığı payı ciddi biçimde artırabilir.

GAZİANTEP YAPTI, BURSA NEDEN YAPAMASIN?
Bu konuda Gaziantep önemli bir örnek.
Belediye destekli Mutfak Sanatları Merkezi (MSM) modeliyle gastronomiyi yalnızca yemek kültürü olmaktan çıkarıp eğitim, tanıtım, üretim ve turizm ekonomisinin önemli bir parçası haline getirmeyi başardılar.
Gittim gördüm hayran oldum.
Güzel ve doğru olanı takip etmekten neden çekinelim?
Üstelik Bursa’nın elinde bunun için çok önemli bir altyapı da var.
BTSO tarafından oluşturulan, mutfak eğitimi ve gastronomik sunum açısından güçlü bir altyapıya sahip Double F Mutfak Eğitim ve Sunum Merkezi bulunuyor.
Burada yapılması gereken yeni bir bina yapmak ya da sıfırdan yeni bir sistem kurmak olmayabilir.
BTSO ile BURFAŞ arasında yapılacak güçlü bir iş birliği ve protokol, Bursa mutfağının eğitimi, standardizasyonu, tanıtımı ve turizme kazandırılması için önemli bir başlangıç olabilir.
OTOYOLDA BİLE BURSA MUTFAĞINI GÖSTEREMEDİK
Yıllar önce bir başka konuyu da gündeme getirmiştim.
Bursa Otoyolu’nda Demirtaş-Minteks arasındaki bölümün kullanımı konusunda destek verilirken, il sınırlarımız içerisindeki otoyol istasyonlarında Bursa mutfağının ve Bursa ürünlerinin yer alacağı “Bursa Sokağı” oluşturulması gerektiğini yazmıştım.
Aradan yaklaşık sekiz yıl geçti.
Biz yapmadık.
Sonuç?
Yol boyunca Bursa’nın gastronomi kültürünü temsil etmek yerine, birbirinin benzeri fast food işletmeleri ve “çakma” döner konseptleri çoğaldı.
Oysa Bursa’ya gelen insan daha şehre ulaşmadan Bursa’nın kokusunu, lezzetini ve hikâyesini tanımalıydı.
ÇARDAK RESTORAN EFSANESİNİ HATIRLAYAN VAR MI?
Eski Bursalılar hatırlar.
1960’lı yıllarda Çekirge’de faaliyet gösteren Çardak Restoran, Bursa’nın tencere yemeklerini ve geleneksel lezzetlerini konuklarına sunan önemli adreslerden biriydi.
Devlet protokolünden yabancı konuklara, krallardan sanatçılara kadar pek çok önemli ismi ağırlayan bu mekân, aslında Bursa’nın gastronomi kültürünün nasıl bir marka olabileceğini yıllar önce göstermişti.
Bugün ise elimizde çok daha büyük imkânlar var.
Balkanlardan gelen mutfak kültürü, ot yemekleri, börekler ve göçlerle Bursa’ya taşınan farklı lezzetler de bu zenginliğin üzerine eklenmiş durumda.
Yani Bursa’nın gastronomik hikâyesi yalnızca Osmanlı mutfağından ibaret değil.
Bursa, farklı kültürlerin lezzetlerini aynı sofrada buluşturabilen bir şehir.
FAST FOOD’A MAHKÛM OLMAYALIM
Gastronomi, dünyada artık başlı başına bir turizm destinasyonu.
İnsanlar yalnızca tarihi eser görmek veya deniz kenarında tatil yapmak için seyahat etmiyor.
Bir şehrin mutfağını deneyimlemek için de yola çıkıyor.
Hal böyleyken Bursa’nın tespih gibi dizilmiş fast food işletmelerine ve birbirinin taklidi İskender-döner konseptlerine mahkûm edilmesini hazmedemiyorum.
Bizim hikâyemiz bundan çok daha büyük.
Örneğin bol susamlı, pekmezle rengini alan gerçek Abdal simidini düşünün…
Buna benzer bir simidi saraylarda yemek istemiyorum.
Onu yalnızca çayın yanında yenilen sıradan bir simit olmaktan çıkarıp Bursa’nın gastronomik sembollerinden biri haline getirebiliriz.
Ürün aynı ürün olabilir.
Ama sunumu, standardı, hikâyesi ve markalaşması değiştiğinde değeri de değişir.
BOŞLUK BIRAKIRSANIZ BİRİ DOLDURUR
Hayatta çok basit bir kural vardır:
Fizik boşluk kaldırmaz.
Siz kendi değerlerinizi yeterince sahiplenmezseniz, o boşluğu bir başkası doldurur.
Bugün Bursa’nın gastronomi alanında yaşadığı temel sorunlardan biri de budur.
Kendi değerlerimizi yeterince anlatamaz, markalaştıramaz ve dünyaya sunamazsak; başkaları bizim yerimize bunu yapar.
Oysa Bursa’nın buna ihtiyacı yok.
İhtiyacımız olan şey, elimizdeki zenginliği görmek, korumak ve çağın anlayışıyla yeniden yorumlamak.
ÜÇ GÜNLÜK FESTİVAL YETMEZ!
Bu nedenle benim önerim çok net:
Bu yıldan sonra üç günlük gastronomi festivaliyle yetinmeyelim.
11 ay hazırlanalım, Bursa’nın her noktasında 12 ay gastronomi etkinliği yapalım.
Çekirge’de başka, Cumalıkızık’ta başka, İznik’te başka, Mudanya’da başka, İnegöl’de başka bir gastronomi hikâyesi anlatalım.
Köylerimizin ürünlerini, ilçelerimizin yemeklerini, göç kültürünün Bursa’ya kazandırdığı lezzetleri, Osmanlı mutfağının mirasını ve unutulmaya yüz tutmuş tencere yemeklerini yeniden sofralara taşıyalım.
Restoranlarımızı, otellerimizi, üreticilerimizi, kadın kooperatiflerimizi, aşçılarımızı, üniversitelerimizi ve meslek kuruluşlarımızı bu hikâyenin içine katalım.
Çünkü Bursa’nın gastronomisi yalnızca festival alanında sergilenecek birkaç stanttan ibaret değildir.
Bursa’nın gastronomisi bir kültürdür.
Bir mirastır.
Bir ekonomik değerdir.
Ve doğru yönetilirse çok güçlü bir turizm markasıdır.
Bursa, lezzetleri yalnızca bir yemekten ibaret değildir.
Tencere yemeklerinin, zeytinyağlılarının, meyveli et yemeklerinin, böreklerinin, ot yemeklerinin, simidinin, tatlılarının ve unutulmuş yüzlerce lezzetinin de başkenti olduğunu haykırsın.
Çünkü Bursa, Osmanlı mutfağının ilk başkentidir.
Ve artık sıra, Osmanlı mutfağının mirasını geleceğin gastronomi başkentine dönüştürmektedir.
