Nilüfer’de yaşananlar artık sıradan bir imar kirliliği tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda.
Ortaya çıkan soruşturmalar, iddialar ve yargı süreçleri üzerinden bakıldığında; belediye başkanlarından ilgili birimlerde görev yapan sorumlulara, aracılardan iş takipçilerine kadar uzanan geniş bir tabloyla karşı karşıyayız.
Kamuoyuna yansıyan dosyalarda ismi geçen kişiler açısından elbette son sözü hukuk söyleyecek.
Ancak ortada çok daha temel bir gerçek var:
Veren olmazsa alan olmaz.
Alan olmazsa veren de olmaz.
Bu nedenle yalnızca imar kararını verenleri değil, o kararın oluşmasını sağlayan, talep eden veya bundan menfaat elde etmeye çalışan tarafları da konuşmak gerekiyor.
Çünkü mesele sadece belediyenin kapısından girip çıkan bir dosya değildir.
Mesele, imar üzerinden kurulan ilişkinin bütün taraflarıdır.
Müteahhitlik Onurlu Bir Meslektir
Müteahhitlik; sözlük anlamıyla işi üstlenen, taahhüt eden kişidir.
Aslında son derece onurlu bir meslektir.
Şehirleri inşa eder.
İnsanların yuvasını yapar.
Fabrika, okul, iş merkezi, hastane, konut üretir.
Fakat her meslekte olduğu gibi burada da bir sınır vardır.
Hırs, aklın ve vicdanın önüne geçtiğinde önce meslek namusu zarar görür.
Ardından başka değerler de sırayla kaybolmaya başlar.
Ve insanın kendisini savunmak için ürettiği bahaneler devreye girer.
“O yaptı, ben neden yapmayayım?”
“O emsale tecavüz etti, benim arkam daha güçlü; bana daha fazlası yakışır.”
“Benden öncekiler yaptı.”
“Burası böyle dönüyor.”
İşte asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü yanlışın çoğalması onu doğru yapmaz.
İmarın Ölçüsü Para mı?
İmar durumlarının hazırlanması…
Ruhsatların düzenlenmesi…
Kat irtifaklarının kurulması…
Projelerin planlara ve mevzuata uygunluğunun denetlenmesi…
Bunların tamamının bir hukuk ve kamu yararı çerçevesinde yapılması gerekir.
Eğer bir yerde kararların ölçüsü plan, mevzuat ve kamu yararı olmaktan çıkıp paranın gücüne dönüşüyorsa, orada artık sadece bir imar problemi değil, çok daha büyük bir yönetim problemi vardır.
Ben buna yıllardır kendi dilimle “Benjamin Franklin testi” diyorum.
Üzerinde Benjamin Franklin’in resmi bulunan kâğıtların sayısı arttıkça imar dosyasının da kolaylaştığı düşünülüyorsa, ortada sorgulanması gereken çok ciddi bir sistem sorunu var demektir.
Elbette bunu söylemek, herhangi bir kişi ya da kurum hakkında peşinen suç hükmü vermek değildir.
Tam tersine…
Çünkü şehircilik, “Bana dokunmayan imar değişikliği bin yaşasın” anlayışıyla yönetilemez.
Bir Hafıza Tazelemesi: Myrleia
Şimdi biraz geriye gidelim.
Kipa, 2002 yılının Ağustos ayında İngiltere'nin perakende devi Tesco Plc.'ye satıldı.
Tesco’nun Türkiye’de büyüme, mağaza sayısını artırma ve gıda perakendeciliğinde rekabet yaratma hedefi vardı.
Bu kapsamda Mudanya girişinde bir arsa satın aldı ve burada büyük bir market yatırımı başlattı.
Ancak inşaat ve hafriyat çalışmaları sırasında bölgede Myrleia Antik Kenti’ne ait kalıntıların bulunduğu ortaya çıktı.
Tesco, karşılaştığı tarihi mirası yok saymak yerine, kalıntıları koruyacak bir çözüm üretmeye çalıştı.
Önerilen çözüm; tarihi kalıntıların fanus ve cam zemin içerisinde korunmasıydı.
Yani teorik olarak deterjanınızı, çocuk bezinizi, tuvalet kâğıdınızı, sakızınızı alırken aynı zamanda binanın altında bulunan tarihi de görebilecektiniz.
Ben de o dönem Mudanya’da yapılan protestolara katılanlardan biriydim.
Ancak marketin işletme ruhsatı konusunda yaşanan sorunlar nedeniyle yatırım uzun süre açılamadı.
Sonunda Tesco, yasalara saygı duydu yatırımından vazgeçti.
Ruhsatlandırılamayan bina daha sonra Özdilek tarafından satın alındı.
Sonrasında sürprizzz!
Ardından imar barışı süreci geldi ve yapı kayıt belgesi alınmasıyla birlikte yapı açısından yeni bir hukuki zemin oluştu.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Dönemin Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz, tarihi alanın daha uygun bir yerle takas edilerek halka kazandırılması yönünde bir teklif sundu.
Özdilek bu teklifi kabul etmedi.
Bugün ise tarihi kalıntıların üzerinde don, gömlek ped satmaya devam ediyor.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Tesco’nun tarihi miras konusunda göstermeye çalıştığı hassasiyeti, biz neden aynı ölçüde gösteremedik?
Şimdi Sıra Balat’ta
Gelelim Nilüfer Balat’a…
Balat Ormanı karşısında Özdilek’e ait olduğu bilinen bir arazi vardı.
Bir dönem burada market yapılacağı konuşuluyordu.
Sonuçta ortaya çıkan proje ise marketten çok daha farklı bir yapılaşmaya dönüştü.
Bugün çevrede yaşayan insanların en önemli şikâyetlerinden biri, bölgedeki yoğun yapılaşmanın trafik ve ulaşım üzerinde oluşturduğu baskı.
Vatandaşın sorduğu soru son derece basit:
Bu imar kararı ve verilen emsal artışı mevzuata uygun mudur?
Eğer uygunsa;
İmar değişikliğinin gerekçesi nedir?
Kamu yararı nasıl ortaya konmuştur?
Verilen emsal hangi teknik kriterlere dayanmaktadır?
Proje onaylanan imar koşullarına uygun mudur? Projede aykırılık varsa neden ruhsat düzenlenmiştir?
Yapı tamamlandıktan sonra kat irtifakı ve diğer işlemlerde kimler imza atmıştır?
Denetim süreçleri nasıl işletilmiştir?
Ve en önemlisi: Hormonlu mudur?
Bütün bu süreçlerde sorumluluk zinciri nereye kadar uzanmaktadır?
Bunların tamamı belgeleriyle ortaya konulmalıdır.
Çünkü vatandaşın hakkı, “bir şeyler olmuş” denilerek geçiştirilemeyecek kadar değerlidir.
Balat’la Sınırlı mı?
Asıl mesele belki de burada başlıyor.
Nilüfer’in yalnızca Balat’ında değil;
Beşevler’de, 23 Nisan’da, Ertuğrul’da, Karaman’da ve başka bölgelerinde de benzer yapılaşma ve emsal tartışmaları var mı?
Varsa bunların tamamı incelenmeli.
Yoksa, neden yok olduğu açıklanmalı.
Bir şehirde imar kararları kişiye, projeye veya güce göre değişiyorsa orada şehircilikten söz edemeyiz.
Orada rantın şehir planlamasının önüne geçip geçmediğini konuşmak zorundayız.
Çünkü Mesele Bir Bina Değil
Nilüfer’in meselesi yalnızca birkaç bina değildir.
Mesele;
şehrin geleceğidir.
Bugün verilen bir emsal artışı, yarın yüzlerce aracın gireceği bir kavşak demektir.
Bugün verilen bir ruhsat, yarın altyapıya binecek ilave yük demektir.
Bugün görmezden gelinen küçük bir aykırılık, yarın kentin geri dönüşü mümkün olmayan bir betonlaşma sorununa dönüşebilir.
Bu nedenle Nilüfer’de imar konusunda artık ciddi bir şeffaflık ve denetim mekanizması kurulması gerekiyor.
Carrefour arazisi ve çevresindeki gelişmeler de bu tartışmanın dışında tutulmamalı.
Çünkü şehirlerin fişi bir günde çekilmez.
Yanlış kararlar üst üste konulur.
Bir süre sonra trafik kilitlenir.
Altyapı yetmez.
Yeşil alan azalır.
Tarihi miras geri plana itilir.
Ve sonunda vatandaş sorar:
“Bu şehir bize neden böyle bırakıldı?”
Bunlara baraj kurulmazsa Carrefour arazisinde Nilüfer’in ve Bursa’nın fişi çekilir ardından rahmet değil, lanet okunur.
O noktaya gelmeden önce yapılması gereken bellidir:
İmar dosyaları açılmalı.
Kararlar şeffaflaşmalı.
Sorumluluk zinciri ortaya çıkarılmalı.
Veren de alan da varsa, hukuk önünde hesabını vermelidir.
Çünkü unutmayalım:
Veren olmazsa alan olmaz.
Alan olmazsa veren de olmaz.
Ve bir şehrin geleceği, ne verenin ne alanın kişisel menfaatine teslim edilemeyecek kadar değerlidir.