Merhabalar, kıymetli okurlarım.
Bugün yazmamak için uydurduğum binbir türlü bahanemi gömüp öyle geldim karşınıza....
Evet, bahanelerimizin bizi kuşattığı bir dönemde insanın kendisine iyi gelen birtakım işleri bile yapması fazlasıyla zor bir hâle gelebiliyor.
Bu durumu anlayıp idrak edip çözüme kavuşturmanın en kolay yolu, içten bir besmele çekmek gibi geliyor.
İçten bir “Bismillah” çekerek başlıyorum yazıma.
Yine dünyanın, hırslarımın, ihtiraslarımın tozu, kokusu üzerime sinmiş bir hâlde kalemi elime aldım.
Bu sefer biraz da yorgun gibiyim. Evet, üzerimde bir türlü yıkılmıyor olmayışımın yorgunluğu var.
Sonsuz kere hamdüsena olsun ki Hz. Allah bizleri gözetiyor; namert vurdukça güçleniyor, budadığını zannettikçe palazlanıyoruz.
Her zaman yaptığım gibi giriş kısmını uzattım.
Hoşuma gidiyor.
Neyse, konumuza gelecek olursak…
Bugün sizlere okuduğum değil, sosyal medyada dinlediğim ve fazlasıyla etkilendiğim bir hikâyeyi anlatmak için geldim.
Günlerden bir gün, diyarlardan bir diyar…
Ağanın biri köyde bir konak yaptırmaya niyet etmiş ve niyetini gerçekleştirmiş de.
Öyle bir konak yaptırmış ki her gören ikinci kere bakıyor, her gördüğü adama da anlatıyormuş.
Ağa bu ya, görmeyen olmuştur diye korkmuş.
Bütün köylüye konakta yemek vermeye karar vermiş.
Köyde kim varsa gelsin diye buyurmuş yaverlerine...
Köydeki çoluk çocuk, tombalak, hastası, yaşlısı, akıllısı, delisi…
Kim varsa getirmişler.
Herkes gelmiş, görmüş ve bir kez daha hayran olmuş konağa.
Tam herkes dağılacakken Ağa, adamlarına: “Şu deliye söyleyin, konaktan ne isterse vereceğim.” demiş.
Deli, bahçedeki kır ata öyle bir bakmış ve atı istediğini söylemiş.
Ağa, atı duyunca sözünden dönmüş ve: “Olmaz.” demiş.
Başka bir şey istesin diye buyurmuş.
Fakat deli inat etmiş:
“Attan başka bir şey istemem.”
Ağa, “Hayır.”dan başka bir şey dememiş.
Bunun üzerine deli, mahzun bir şekilde konaktan ayrılırken sessiz sessiz söylenmeye başlamış.
Ağa’nın dikkatini çekmiş ve Yaverine:“Git bakalım, dinle şunu. Ne söylüyor?” diye yollamış.
Deli: “Sen isteseydin verirdin, Ağa da kim oluyor ki? Sen isteseydin verirdin, Ağa da kim oluyor ki?”
Adamları delinin ne söylediğini Ağa’ya söylemiş.
Ağa bu sefer adamlarına:
“Çağırın, verin atı.” demiş.
Deliye atı vermişler.
Deli, atın yularını eline alıp konaktan ayrılırken yine söylenmeye başlamış.
Ağa, adamlarına: “Bu defa ne diyor, dinleyin.” demiş.
Bizim deli bu sefer de: “Sen istedin de verdi. Ağa da kim oluyor ki? Sen istedin de verdi, Ağa da kim oluyor ki?” diyormuş.
İşte bazen insanın bütün meselesi de burada başlıyor.
Kimin kapısında beklediğini unutuyor insan. Kimin karşısında eğildiğini, kimden korktuğunu, kimin rızasını kazanmak için kendinden vazgeçtiğini unutuyor.
Bir makamın gölgesini güneş, bir insanın lütfunu kader, bir yöneticinin imzasını nasip sanıyor.
Oysa nasip, kalemlerin yazdığı yerden değil, Allah’ın takdir ettiği yerden gelir.
İnsan bazen bir kulun elindeki imkânı, Allah’ın kudretinden daha büyük zannediyor.
Bir makam sahibinin “olur” demesini beklerken, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın “ol” demesini unutuyor.
Ve galiba bizim asıl kaybımız da burada başlıyor.
Çünkü insan, Allah’ın kuludur; kulun kulu değildir.
Hakikaten Ağa, bey, patron, başkan… Artık siz adına, makamına ne diyorsanız onu söyleyin. Kim oluyorlar ki?
Aldığımız nefes bile bizim değilken, bu kadar kula minnet etmek neden?
Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği olur.
Alanın Allah olduğunu hızlıca kabul edip “nasip” demeniz koşar adım olurken, verilenin minneti neden Allah’a değil de makama olur?
Baylar, bu hayatı eyvallahsız yaşamak için Allah’ın daha size ne gibi nimetler vermesi gerek?
Eyvallahsız yaşamak kibir değildir.
Herkese kafa tutmak, herkese burun kıvırmak hiç değildir.
Eyvallahsızlık, insanın haddini bilmesidir.
Kimin karşısında eğileceğini, kime hesap vereceğini ve kimin rızasını arayacağını bilmektir.
Kulun kapısında beklerken kalbinin Allah’ın kapısında olduğunu unutmamaktır.
Makam, mevki sahibi gördüğünüzdeki bu iki büklüm oluşunuz neden?
Sermayedarın ve iş adamlarının karşısında elleriniz önde bağlı duruşunuz neden?
Elbette insan insana hürmet eder.
Elbette makamın, emeğin, yaşın ve tecrübenin bir karşılığı vardır. Lakin hürmet başka, kulluk başka; nezaket başka, boyun eğmek başkadır.
Bizi her türlü makamın ve sermayenin önünde, ellerimiz arkamızda vakur bir şekilde durmamızı sağlayan Yüce Allah’a hamdolsun.
Ömrümüz vefa verdiği müddetçe yalnızca Hz. Allah’ın ve Resulü’nün önünde el pençe durmaya ahdettiğimizi ve bu ahdı çocuklarımıza miras bırakacağımızı yazmanın mutluluğunu duyuyorum.
Çünkü çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, cebimizdeki para, ismimizin önündeki unvan, arkamızdaki makam değildir.
Onlara bırakacağımız en büyük miras, Allah’tan başka hiçbir kapının önünde küçülmemeyi öğrenmiş bir karakterdir.
Alanın Allah olduğunu bildiğim gibi, verenin de yalnızca Cenab-ı Allah olduğuna iman etmenin gururunu yaşıyorum.
Üzerime yıkılmıyor olmanın yorgunluğunu veren Allah’a bir kez daha hamd ediyorum.
Veren de alan da Sensin.
Ağa kim oluyor?
Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun…
Vesselam..