Merhabalar kıymetli okurlarım, soluk bulmak için yazdığım bu süreçte yazdıklarımı okumanız veya takdir etmeniz zerre umurumda değil. Bu süreçte yalnızca iyi hissetmek için yazdığımı bir kez daha sizlere deklare etmek istedim.
Belki de insan en çok, kimsenin bakmadığını düşündüğü yerde kendisi olur.
Bugün yazımda sizlere, birçoğunuzun ismini ilk defa duyduğu, benim ise her şiirini değil ama birkaç şiirini sevdiğim Alman şair, düşünür, yazar; artık sizler nasıl nitelemek ve ünvanlamak isterseniz size bıraktığım Bertolt Brecht’in bir şiiri üzerine bir yazı kaleme alacağım.
Çünkü bazı isimler vardır, insan onları geç keşfetse bile, sanki hep biliyormuş gibi hisseder.
Şiirimizin adı “Okumuş Bir İşçi Soruyor.”
Bertolt bu şiirinde zaferlerin kimsesiz çocuklarına değiniyor. Hiçbirimizin bakmadığı veya bakıp göremediği o muhteşem görmezden gelinenlere sahip çıkıyor. Başarının yalnızca güçlü olanın hanesine yazılmasına nezaket sınırları içinde harika bir sitem ediyor. Kralların, başkanların, komutanların şöhret dişlileri arasında ezilen ve öğütülen isimsizleri hatırlatıyor bizlere.
Belki de en ağır gerçekler, en sade soruların içine gizlenmiştir.
Şiirinden birkaç mısra yazmak istiyorum, geriye kalan mısraları da zahmet edip sizlerin bulup okumasını istirham ediyorum. Çünkü bazen bir şiir, insanın yıllarca görmediği gerçeği iki satırda bazen bir mısrada yüzüne vurur.
Kitapların her sayfasında bir zafer.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her on yılda bir büyük adam.
Ödeyen kim faturayı?
İşte bir sürü olay sana.
Ve bir sürü soru.
Devir hep aynı; insan taş, tunç fark etmeksizin her devirde hep aynı bencillikte. Her birimizin başına gelen bu gerçekliğe susmamız, insanın taş, tunç fark etmeksizin her devirde hep aynı dilsizliği yalnızca bir yazgı değil…
Belki de mesele, konuşamamaktan çok, konuşmamayı seçmek ve korkmaktır.
Ben artık sesi çok çıkan, adı çok geçenleri değil; arkada gösterişsiz yaşayan isimsiz kahramanları, sessizce derenin yönünü değiştirenleri konuşmak istiyorum.
Ben artık Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler diye sormak istiyorum.
Ve yine ben, bilmem kaç kez yıkılan Babil’i bilmem kaç kez yeniden kim inşa etti diye sormak istiyorum.
Tarih, çoğu zaman cevapları değil, unutturulan soruları saklar.
Ve bilmem kaçıncı kez yine ben; işini alkış beklemeden sessizce yapıp, onun emeğine yalpaklanıp alkışlarına çökenlere sövmek istiyorum.
Merhum Abdurrahim Karakoç’un da dediği gibi:
“Yalana riyaya dayanmaz sabrım, haksıza sövenin dili cennetlik.”
İlk ben sövdüm, sövmeyenin dili cehennemlik…
Vesselam..