Kıymetli okurlarım, dünya telaşımın ve hırslarımın arasından bir nebze de olsa sıyrılıp soluklanmak için başladığım kalemşörlük maceramda, yanlış saymadıysam on beşinci yazımı kaleme alıyorum. Bugün sizlere biraz Ergenekon Destanı’ndan, biraz da Odysseus’un eve dönüş hikâyesinden bahsedeceğim.
İkisi arasındaki bağlantıyı yahut rastlantıyı kuramamış olabilirsiniz; hemen kendinize kızmayın.
Ne de olsa benim hayal dünyam, benim kalemim, benim sayfam…
Ondan dolayıdır ki kendinize pek fazla yüklenmeyin.
Konumuza gelecek olursak;
Malumunuz üzere Ergenekon, biz Türklerin kadim bir destanıdır. Bildiğiniz üzere savaşta çok ağır yenilgi alan atalarımızın, “Ergenekon” adlı saklı bir vadiye sığınması, burada güçlenmesi ve daha sonra bir demirci ustasının yardımıyla dağı eriterek çıkıp eski güçlerine kavuşmaları anlatılır. Bu destanı her birimiz aşağı yukarı bilir; bilmese de illaki bir kere de olsa işitmiştir.
Odysseus’a gelecek olursak; Homeros’un Odysseia Destanı’nda anlatılan, Truva Savaşı’ndan sonra evine (İthaka’ya) dönmeye çalışan zeki ve kurnaz İthaka Kralı’nın yirmi yıl süren maceralı dönüş yolculuğudur.
Eşi Penelope ve oğlu Telemakhos’a kavuşmak için devlerle, büyücülerle, deniz canavarlarıyla ve tanrıların gazabıyla mücadele eder.
Ateşten,
Kalleşten,
Mızrakla gürzden,
Dabbetülarz’dan,
Deccal’dan, yedi düvelden geçerek yirmi yılın sonunda evine döner.
İşte bazen hayat, insanı görünmeyen dağlarla çevrili bir Ergenekon’a sürükler; bizi kendi Ergenekon’umuzda sıkıştırır, çevremizi dağlarla değil korkularla örüverir. O an anlarız ki — inşallah anlayalım — kurtuluş, dışarıdan gelecek bir mucize değil; içimizdeki demiri eritmek için çekeceğimiz ilk “Bismillah”a bakıverir.
Hayat bazılarımızı Ergenekon’a sıkıştırdığı gibi, bazılarımızı ise Odysseus gibi uzun bir yolculuğa çıkarır; bana kalırsa uzun bir sürgüne…
İnsanın en uzun yolculuğu, en acı sürgünü; ne Odysseus gibi denizlerde kayboluşu, ne de Gılgamış Destanı’ndaki ölümsüzlük arayışıdır. (Gılgamış Destanı da başka bir yazının konusu olsun.)
Bana kalırsa — ki bana kaldı — insanın en zor, en hüzünlü, belki de en acı verici yolculuğu yahut sürgünü, kendisine olanıdır.
Her adımda kendine uzaklaşır insan.
Odysseus gibi ateşle, kalleşle, Deccal’le de mücadele etmez; kavgasını yalnızca kendisiyle eder.
Kaybedeceği kesin olan bir kavgaya tutuşmak, belki de imtihanların en çetinleri arasındadır.
Elbette düştüğü bu dipsiz kuyudan, amansız yolculuktan, acımasız sürgününden Odysseus gibi döner. (Umut edelim ki dönsün.)
Döndüğünde onu bekleyen yine yalnızca kendisidir.
İnsanoğlu demir dağları eritir de, döner dolaşır bir kendine yenilir…
Vesselam…