Yazma işini galiba bir rutine oturtuyor gibiyim.
Bu aralar gönlüm ve zihnim öylesine dolu ki içimdeki bu doluluk hissi beni yazmaya sevk ediyor.
Bazen susmanın, söyleyeceklerini tüketmediğini; aksine içinde daha büyük bir gürültüye dönüştüğünü fark ediyorum.
İşte benim de satırlarla olan münasebetim biraz böyle.
Hamdolsun Rabbime ki yazıyorum.
Namertçe, ahlaksızca dedikodu da yapabilirdim. Birilerinin arkasından konuşup gönül eğlendirebilir, başkalarının kusurlarıyla meşgul olup kendi kusurlarımı görmezden gelebilirdim. Lakin Hz. Allah’ın lütfettiği üzere yazmaya gayret ediyoruz.
Belki bugün birkaç kişinin zihninde bir soru işareti bırakır, belki yarın bir kardeşimizin hatırına düşer diye arkamızdan okunacak hatıralar, haykırışlar ve dünyaya adam olabilmesi adına bir ültimatom bırakıyoruz.
Zira insanın ardında yalnızca yaşanmışlıklarını değil, düşüncelerini de bırakması gerektiğine inanıyorum. Herkesin biriktirdiği bir şeyler var.
Kimi öfkesini, kimi kinini, kimi dedikodusunu biriktiriyor.
Biz de nasibimize düşeni biriktiriyor, kelimelere döküyoruz.
Kaleme ve yazdıklarına andolsun!
Bize kalem fırsatı veren Rabbimize sonsuz şükürler olsun.
Bugün sizlere her işi üzerlerine vazife görüp ahkâm kesen, özgüveni yüksek fakat kibrinden dolayı bilgi ve birikiminin ahırdaki eşekten bile az olduğunun farkında olmayan, her işe burunlarını sokmayı kendilerine bir ödev addeden arkadaşlarımızı anlatmaya niyet ettim.
Öyle ya, bir işe kalkışırsınız, daha ne yaptığınızı anlatmaya fırsat bulamadan birileri yanı başınızda bitiverir.
Siz daha işin başındasınızdır, onlar çoktan nasıl yapmanız gerektiğini anlatmaya başlamıştır.
Bir fikriniz vardır, hemen kendi fikirlerini anlatırlar. Bir hayaliniz vardır, sizin hayalinizi nasıl gerçekleştirmeniz gerektiğini öğretmeye kalkarlar. Üstelik bütün bunları öyle bir özgüvenle yaparlar ki insan bir an kendi bildiğinden şüphe eder.
Elbette insan eleştirilecek, elbette yanlışları söylenecek.
Buna itirazımız yok.
Hatta insanın göremediğini bir başkasının görmesi nimettir.
Lakin eleştiriyle müdahaleyi, nasihatle ukalalığı birbirine karıştırdığımızda işin rengi değişiyor. Herkesin her konuda söyleyecek bir sözü olması, her sözü söylemesi gerektiği anlamına gelmiyor.
Gelgelelim, her zaman ki gibi meselemizi bir hikayenin gölgesinde konuşalım…
Günlerden bir gün, ressam Apelles yaptığı bir tabloyu sergiler.
Sergiyi gezen bir ayakkabıcı, tablodaki ayakkabılardan birini inceler ve Apelles’e bir hata gösterir.
Apelles eleştiriyi dikkate alır ve ayakkabıyı düzeltir.
Ayakkabıcı bu işten cesaret alır.
Madem bir hatasını bulmuştur, öyleyse tablonun geri kalanına da bir göz atmalıdır!
Bu kez tablonun başka yerlerini de eleştirmeye, resim hakkında ahkâm kesmeye başlar.
Bunun üzerine Apelles ona dönerek şöyle der:
“Dostum, sen ayakkabı yap. Hep ayakkabı yap, sadece ayakkabı yap!”
Evet, kaçımız Apelles abimiz gibi, üzerine vazife olmayan işlere kalkışanlara “Sen sadece işini yap!” diyebiliyoruz?
Üzerimizdeki mütevazılık hırkasını bir zafiyet sanıp üzerimize çullanan insanlardan, uzmanı olduğumuz veya sırf gönlümüz öyle istediği için yaptığımız işler hakkında neden nasihat dinlemek zorundayız?
İnsan neden henüz hamken, daha kendisi olamamışken herkese ve her şeye karşı benlik taslar?
Neden gereğinden fazla mütevazılık, insanı cahilden nasihat dinlemek zorunda bırakır?
Neden nezaket her seferinde güçsüzlük olarak algılanır?
Neden yaptığımız işler amasız, fakatsız tebrik edilmez?
“Ben olsam böyle yapmazdım.”
“Ben olsaydım bunu almazdım.”
Bu cümleler neden hiç bitmez?
Neden bir Müslüman, Müslüman kardeşinin sevinciyle kıvanç duymaz?
Neden elimizde bir ajandayla gezer, Müslüman kardeşimizin eksiklerini not alırız?
Neden başkasının kusurunu görmeye bu kadar hevesliyiz de kendi kusurlarımıza bu kadar körüz?
Ve neden bütün bu yazdıklarımı hiçbir nefis üzerine alınmaz?
Ben de dâhil!
Bu zincirleme sorular alır gider insanı…
Aslında bu yazıya sizinle biraz kavga ederek başladım.
Fakat barışarak bitirmek istiyorum.
Gelin, hep birlikte bir tövbe istiğfar edelim.
Müslüman kardeşlerimizin sevinçleriyle sevinelim, başarılarıyla iftihar edelim. Bir kardeşimiz bir iş başarmışsa önce tebrik edelim.
Eksiği varsa usulünce söyleyelim.
Her başarının arkasından bir kusur aramayı, her sevincin üzerine bir gölge düşürmeyi bırakalım.
Kardeşimizin yükselişini kendi düşüşümüz, başarısını kendi başarısızlığımız olarak görmeyelim.
Olduğumuzdan daha Müslüman görünmeye çalışmayı bırakalım da gerçekten bir Müslüman gibi yaşamaya kafa yoralım.
Birbirimizin açığını aramak yerine açığını kapatmaya, kusurunu yaymak yerine kusurunu örtmeye gayret edelim.
Herkesin işine karışan değil, kendi nefsinin muhasebesini yapan insanlardan olalım.
Amasız ve fakatsız güzel bakalım, güzel görelim.
Kaleme ve yazdıklarına andolsun!
Ben üzerime düşeni yaptım.
Kalemimi ve satırlarımı arkamda şahit olarak bırakıyorum.
Siz siz olun, sadece ve sadece ayakkabı yapın!
Vesselam…