Gecenin karanlığı dağılıp güneş ufuktan yükselirken, insanoğlunun binlerce yıldır süregelen o büyük bekleyişi yeni bir günün ışığıyla yüzleşir.
Tarihin her döneminde ve her coğrafyasında, insanlık kendi yarattığı karanlıktan çıkmak için bir kurtarıcıya, bir ele, bir muştuya bel bağladı.
Bu, antropolojik bir sığınma güdüsüdür: İslam toplumlarının ruhuna sinen Mehdi tasavvuru neyse, Hristiyan dünyasındaki Mesih beklentisi ya da diğer kadim kültürlerdeki kurtarıcı arketipleri de odur.
Modern insanın dindiği limanlar da farklı değildir; hep dışarıdan gelecek o mutlak adaletin, rasyonel bir düzenin veya nihai bir huzurun hayaliyle avunulur.
Ancak biz biliyoruz ki, Samuel Beckett’in Godot’su (hiçbir zaman gelmeyecek olanı, insanın sorumluluğu ve iradeyi devrettiği o boşluk simgesini temsil eder) aslında gelmeyen değil, hiç gelmeyecek olandır.
Godot; bazen bir ideolojinin, bazen bir liderin, bazen de sahte bir umudun trajik bir yansımasıdır.
Hannah Arendt’in vurguladığı o kötülüğün sıradanlığı ve kitleleşme içinde kaybolmamak için, bir kurtarıcı beklemek yerine bilmenin o yakıcı azabını kuşanmak; pasif bir bekleyişten soylu, aktif bir direnişe geçmektir.
Michel Foucault’nun işaret ettiği o görünmez iktidar ağları ve disipliner toplum yapıları arasında, yığınlar sahte cennetlerin uykusunda sahte bir huzurla teselli bulurken; bizler, kurtarıcıyı dışarıda değil, birbirimizin acısında ve dayanışmasında bulanlarız.
Cemil Meriç’in ifadesiyle, "Kendi ışığında yürümeyenler, başkalarının gölgesi olmaya mahkumdur."
Biz gölge olmayı reddeden, eriyeceğini bile bile yanan ve bu yanışla karanlığın mutlakiyetini bozan mumlarız.
Sosyolojik olarak sahte cennet, bireyin gerçeği sorgulamayı bıraktığı ve konforlu bir köleliğe razı olduğu illüzyondur.
Bu illüzyonu parçalamak, uykusuzluğu ve huzursuzluğu peşinen kabul etmektir.
Bu sabah, gökyüzüne bakıp bir yıldızın yolumuzu aydınlatmasını bekleyenlerden değil; yeryüzünde, hakikatin o ağır yükü altında birbirinin elini tutanlardan olalım.
Çünkü insanın tek gerçek mucizesi, bir kurtarıcı gelmeyeceğini bildiği halde, o soylu azabı bir onur nişanı gibi taşıyıp yanındakine omuz verebilmesi, onun farkındalığını uyandırabilmesidir.
Günaydın; sahte cennetlerin uykusuna dalanlara değil, hakikatin o sarsıcı bilinciyle uyananlara...
Bekleyişi bir atalete değil, bir varoluş eylemine dönüştüren, yeni başlayan bu günde birbirine meşale olanlara selam olsun.