Her sabah, Heidegger’in deyimiyle dünyaya fırlatılmışlığımızın yeni bir tezahürüdür.
Varoluş, bize sadece zamanın akışı içinde bir gün daha sunmaz; aksine, her gün, otantik varlık'la buluşma ihtimalini içinde taşır.
Bu nedenle sabah, yalnızca fiziksel bir uyanış değil, bilinçli bir varoluşun eşiğidir.
Zaman, Bergson’un sezgisel akışıyla düşünüldüğünde, mekanik değil yaşantısaldır.
Saat tik taklarıyla değil, insanın içsel dönüşümüyle işler.
Zamanı ilerliyor sanırız ama gerçekte dönüşen biziz.
Ve bu dönüşüm, Levinas’ın öteki'yle kurduğumuz etik ilişkiyle anlam bulur.
Çünkü insan, ancak başka bir insanın varlığına duyduğu sorumlulukla kendisi olabilir.
Her sabah, Sartre’ın varlık ve hiçlik gerilimi içinde, şu soruyla baş başa kalırız: Bugün, gerçekten var olacak mıyım, yoksa sadece hiçliğin içinden mi süzüleceğim?
Zira var olmak, sadece nefes almak değil; başkasının acısını duymaktır.
Başkalarının yükünü, görünmeyen çığlıklarını, suskunluklarını duyumsamaktır.
Bu, Kierkegaard’ın varoluşsal kaygı dediği o iç titreyişle mümkün olur: Kendi benliğimizin sorumluluğuna uyanmakla…
İnsan, sadece birlikte yaşarken değil; birlikte sustuğunda, birlikte taşıdığı sessizlikte inşa eder insanlığını.
Varlık, sessizlikte yankılanan anlamdır.
Gerçek bir sabah, zihnin ve vicdanın suskunluğa direnmesidir; yani fark ediştir.
Çünkü hakikat, çoğu zaman Platon’un gölge mağarasında değil, Aristoteles’in ilk neden'ini arayan sorularda gizlidir.
Ve bu hakikat, bize başka bir insanın gözünde, yükünde, sessizliğinde görünür.
Bugün eğer gerçekten gün olacaksa, bu; bir takvim yaprağının kopmasından değil, bir insanın yüküne omuz vermemizden doğacaktır.
O hâlde, bu sabah; kendimizi değil, birbirimizi fark ederek başlayalım.
Çünkü insan, ancak ötekine yöneldiğinde kendini bulur.
Ve gerçek aydınlık, işte bu buluşmadadır.
Günümüz, varoluşun sorumluluğuyla anlam kazansın.