İnsanlık tarihi boyunca dinler, insanı daha iyi bir insan yapmak, zulmü azaltmak, merhameti çoğaltmak ve vicdanı diri tutmak için gönderildi.
Fakat ne acıdır ki zaman zaman dinin özü unutuldu; geriye sadece şekiller, sloganlar ve güç mücadeleleri kaldı.
Oysa dinin gerçek değeri, insanın kalbine ve davranışlarına ne kadar dokunduğunda gizlidir.
Bugün birçok insanın zihnini meşgul eden en önemli meselelerden biri şudur: Biz dini gerçekten ahlâk için mi yaşadık, yoksa onu sadece bir kimlik, bir disiplin, bir aidiyet veya bir iktidar aracına mı dönüştürdük?
İşte tam bu noktada şu düşünce son derece sarsıcıdır: “Din’i ahlâktan ayırıp bir nevi ibadet disiplini şekline koyarak İslâm’ı iktidara getirme ülküsü yerine, ahlâkı hayata taşıma fikrine ağırlık verseydik, insanlığa çok daha özlenir bir model sunabilirdik.”
Bu cümle, aslında modern çağın en büyük kırılmalarından birine işaret ediyor.
Çünkü bugün insanlar dine değil; dindarlığın içindeki çelişkilere itiraz ediyor.
Namaz kılan ama kul hakkı yiyen…
Oruç tutan ama adaletsiz davranan…
Hacca giden ama merhameti unutmuş insanlar gördükçe, genç nesillerin zihninde büyük bir kırılma oluşuyor.
Oysa İslâm’ın özü önce ahlâktı.
Hz. Muhammed’e peygamberlik verilmeden önce Mekke halkının ona “El-Emin” yani güvenilir insan demesi tesadüf değildi.
Çünkü İslâm, önce insanın karakterini inşa etti.
Peygamber Efendimiz’in şu sözü bunun en açık göstergesidir:
Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.
Bu hadis, dinin merkezinde ahlâkın olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Demek ki mesele sadece ibadet eden insan yetiştirmek değil; güven veren, adaletli, vicdanlı, merhametli insan yetiştirmekti.
Kur’an’a baktığımızda da aynı hakikati görürüz. Allah, birçok ayette ibadet ile ahlâk arasındaki bağı birlikte kurar.
Çünkü ibadet insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, orada ciddi bir problem vardır.
Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur:
Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)
Yani namazın amacı sadece ritüel değildir; insanı daha temiz bir ahlâka ulaştırmaktır.
Ama ne yazık ki tarih boyunca bazı toplumlar dinin ruhunu kaybedip sadece kabuğuna sarıldı. İbadet arttı ama vicdan küçüldü.
Camiler büyüdü ama adalet duygusu zayıfladı.
Dillerde din çoğaldı ama kalplerde merhamet eksildi.
Ünlü düşünür Aliya İzzetbegoviç bu konuda çok çarpıcı bir söz söyler: "Yeryüzünün öğretmene değil, ahlâklı insana ihtiyacı vardır."
Gerçekten de mesele sadece bilgi değildir.
Çünkü bilgi vicdansız bir insanın elinde felakete dönüşebilir.
Teknoloji gelişebilir, şehirler büyüyebilir, ekonomi güçlenebilir; fakat ahlâk çökerse toplum içeriden çürümeye başlar.
Bugün dünyanın yaşadığı en büyük kriz aslında ekonomik değil, ahlâkî bir krizdir.
İnsanlar artık gösterişli dindarlıktan çok, samimi insan arıyor.
Sert sloganlardan çok, merhamet görmek istiyor. Korkutan değil, güven veren insanlar özleniyor.
Çünkü insan ruhu yapaylıktan yoruldu.
Ünlü Hint düşünürü Mahatma Gandhi bir gün şöyle demişti:
Senin İsa’nı seviyorum ama Hristiyanlarını değil.
Bu söz çok ağırdır.
Çünkü burada dine değil, dinin temsil biçimine yönelik bir eleştiri vardır.
Aynı tehlike Müslüman toplumlar için de geçerlidir. İnsanlar bazen İslâm’dan değil; Müslümanların yanlış temsilinden uzaklaşıyor.
Eğer bizler İslâm’ı sadece siyasî bir güç meselesi olarak değil de; yetimin başını okşamak, adaleti korumak, emanete sahip çıkmak, kul hakkından korkmak ve insan onurunu yüceltmek olarak anlayabilseydik, bugün dünya İslâm’a çok daha farklı bakabilirdi.
Çünkü en büyük tebliğ, güzel ahlâktır.
Nitekim Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Balkan halklarının önemli bir kısmı kılıçtan çok, Müslüman tüccarların dürüstlüğünden etkilenmişti. İnsanlar önce Müslümanların karakterine baktılar.
Çünkü ahlâk, bazen bin vaazdan daha güçlüdür.
Fransız düşünür Voltaire bile şu gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştı:
Eğer İslâm’ın ilk dönemindeki ahlâk korunabilseydi, dünya için büyük bir örnek olurdu.
Bugün belki de yeniden şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten neyi büyüttük?
Vicdanı mı, görüntüyü mü?
Merhameti mi, sloganları mı?
İnsanı mı, tarafları mı?
Çünkü din, insanı güzelleştirmiyorsa; orada eksik kalan bir şey vardır.
Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam burasıdır:
Önce ahlâk…
Önce vicdan…
Önce insan…
Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı, dini konuşan insanlar değil; dini ahlâka dönüştüren insanlardır.