İnsan, hayatı boyunca kendisini özgür sanarak yaşayabiliyor. Kendi kararlarını verdiğini, kendi düşüncelerinin peşinden gittiğini, kendi seçimleriyle bir hayat kurduğunu düşünüyor.
Oysa biraz dikkatle bakınca insanın davranışlarının ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu, ne kadarının korkularından, alışkanlıklarından, hırslarından, çevresinin beklentilerinden ve başkalarının gözündeki yerini kaybetme endişesinden doğduğunu ayırt etmek hiç de kolay değil.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendisini dışarıdan gelen baskılara karşı özgür zannederken içerideki görünmez efendilerini fark etmemesidir.
Para bizi yönetebilir, makam bizi yönetebilir, öfke bizi yönetebilir, beğenilme ihtiyacı bizi yönetebilir.
Hatta bazen haklı olma arzusu bile insanın zihnini esir alabilir.
İnsan bir düşünceyi savunduğunu sanırken, zamanla o düşüncenin kendisini savunmaya başladığını fark etmeyebilir.
Sokrates’in “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” sözü belki de tam burada anlam kazanıyor.
İnsan yalnızca dünyayı, siyaseti, toplumu, başkalarını değil; zaman zaman kendisini de sorgulamalı.
Çünkü insanın kendisine sormadığı sorular, bir süre sonra onun yerine cevap vermeye başlıyor.
Kendimize şu soruyu sormak kolay değil:
Ben gerçekten böyle olduğum için mi böyle davranıyorum, yoksa böyle davranmaya alıştığım için mi böyleyim?
Öfkelendiğimde verdiğim tepki gerçekten benim iradem mi, yoksa yıllardır taşıdığım bir alışkanlığın tekrarı mı?
Bir şeyi gerçekten istediğim için mi istiyorum, yoksa herkes istediği için mi?
Bir insanı gerçekten sevmediğim için mi reddediyorum, yoksa onu anlamaya zahmet etmediğim için mi?
Haklı olduğumu kanıtlamak mı istiyorum, yoksa hakikati bulmak mı?
Bence insanın olgunlaşması biraz da bu soruların başladığı yerde oluyor.
Çünkü insanın en zor savaşı, başkalarını yenmek değil; kendi içinde kendisine hükmeden şeyleri tanıyabilmek.
Korkusunu tanımak…
Öfkesini tanımak…
Kibrini fark etmek…
Hırsının sınırını görmek…
Kendisini sürekli haklı çıkaran o iç sesi susturabilmek…
İnsan başkalarını değiştirmeye çok meraklı. Ailesini, arkadaşlarını, toplumu, siyaseti, dünyayı değiştirmek istiyor. Fakat kendisine gelince aynı cesareti göstermekten çekiniyor.
Oysa belki de insanın dünyaya yapabileceği en ciddi katkı, önce kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesidir.
Çünkü toplum dediğimiz şey de nihayetinde insanlardan oluşuyor.
Kendi öfkesini yönetemeyen insanların kurduğu toplumda öfke büyüyor.
Kendi çıkarını hakikatin önüne koyan insanların siyasetinde çıkar büyüyor.
Sürekli başkasını suçlayan insanların dünyasında ise sorumluluk giderek ortadan kalkıyor.
Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlaşması üzerine düşünürken işaret ettiği tehlike de biraz burada değil mi?
İnsan her zaman büyük bir kötülük yapmak için kötü olmak zorunda değil. Bazen yalnızca düşünmeyi bırakması, kendi davranışını sorgulamaması ve “Herkes böyle yapıyor” demesi yeterli oluyor.
Belki de kötülüğün en tehlikeli hâli, insanın onu kötülük olarak görmemeye başlamasıdır.
Bu yüzden dünyayı kurtarmaya kalkmadan önce kendimize küçük bir iyilik yapalım.
Her duyduğumuza cevap vermeyelim.
Her öfkemizi haklılık sanmayalım.
Her istediğimizi ihtiyaç zannetmeyelim.
Her kazancı başarı, her kaybı yenilgi olarak görmeyelim.
Bazen susmanın korkaklık, vazgeçmenin yenilgi, geri adım atmanın zayıflık olmadığını hatırlayalım.
Çünkü insanın gerçek gücü, her istediğini yapabilmesinde değil; yapabileceği hâlde kendisini durdurabilmesindedir.
Belki özgürlük de tam burada başlıyor.
Kendi öfkemize “Dur” diyebildiğimiz yerde…
Kendi kibrimize “Yanılıyor olabilirsin” diyebildiğimiz yerde…
Kendi hırsımıza “Bu kadarı yeter” diyebildiğimiz yerde…
Ve en önemlisi, kimse bizi görmezken de kendimize karşı dürüst kalabildiğimiz yerde…
Bugün insanlığın belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şey daha fazla bilgi değil, biraz daha basiret; daha fazla konuşmak değil, biraz daha düşünmek; başkalarını yargılamak değil, kendimize karşı dürüst olabilmek.
Çünkü insanın hayatındaki en büyük değişim, bazen dışarıda hiçbir şey değişmeden gerçekleşir.
İnsan kendi içine bakar.
Bir şeyi fark eder.
Ve kendisine şöyle der:
“Bundan sonra beni her öfkem, her korkum, her arzum ve her alışkanlığım yönetmeyecek.”
Belki gerçek özgürlük, insanın dünyaya hükmetmeye başladığı yerde değil; önce kendisine hükmetmeyi öğrendiği yerde başlar.
Çünkü insanın dışındaki bütün zincirleri kırması yetmez.
Asıl mesele, içindeki zincirlerin farkına varabilmesidir.
Ve belki de insanın kendisine verebileceği en büyük söz şudur:
Kimse beni görmese de doğruyu yapacağım.
Kimse beni alkışlamasa da hakikatin peşinden gideceğim.
Yanıldığımı fark ettiğimde geri adım atmaktan utanmayacağım.
Ve beni ben yapan şeyin, sahip olduklarım değil; kendime karşı ne kadar dürüst olduğum olduğunu unutmayacağım