Bir sabaha uyandığımızı düşünelim. Ancak bu kez bambaşka bir dünyadayız. İçinde doğduğumuz aile farklı; çevremiz, kültürümüz, dinimiz, dilimiz, ırkımız ve rengimiz bizimkinden tamamen başka…
Üstelik kendimizi bir anda dışlanan, ötekileştirilen, hor görülen ve varlığı sorgulanan bir insan olarak buluyoruz.
Ne olduğunu anlamaya, “Neden böyle davranıyorlar bana?” diye sormaya fırsat bulamadan uyanıyoruz.
Peki, gerçekten böyle bir sabaha uyansaydık ne hissederdik?
Bize yöneltilen önyargılar karşısında ne düşünür, dışlanmanın ve değersizleştirilmenin acısını nasıl yaşardık?
Başkalarına yaşattığımız bir haksızlığı kendimiz yaşasaydık ona yine aynı gözle bakabilir miydik?
Belki de insanlığın en büyük sorunlarından biri, kendisi için istediği adaleti başkası için istememesi; kendi inancına, kimliğine ve değerlerine gösterilmesini beklediği saygıyı başkasına çok görmesidir.
Oysa hepimiz aynı insanlık ailesinin mensuplarıyız.
Farklı coğrafyalarda, farklı ailelerde ve farklı kültürlerin içinde dünyaya gelmiş olabiliriz. İnançlarımız, dillerimiz, renklerimiz ve hayatı yorumlama biçimlerimiz birbirinden farklı olabilir.
Fakat sevinçlerimiz de acılarımız da umutlarımız da korkularımız da birbirine benzer. Hepimiz anlaşılmak, sevilmek, saygı görmek ve onurlu bir hayat yaşamak isteriz.
Öyleyse bizi birbirimizden ayıran farklılıkları neden düşmanlığın gerekçesi hâline getiriyoruz?
Açgözlülük, kıskançlık, çıkar hesapları, iktidar hırsı ve ayrımcılık insanları birbirine düşürdükçe ortak insanlık değerlerimizden uzaklaşıyoruz.
Bazen bir inancı, bazen bir ideolojiyi, bazen bir kimliği kendimize kalkan yaparak kendimiz gibi düşünmeyenleri dışlıyor; anlamaya çalışmak yerine yargılamayı, dinlemek yerine suçlamayı tercih ediyoruz.
Dünyanın dört bir yanında insanları birbirine düşüren, farklılıkları çatışma aracına dönüştüren ve kendi çıkarları uğruna insanlığın ortak vicdanını yaralayan anlayışlar varlığını sürdürüyor.
Böyle bir dünyada bize düşen, birbirimize benzemeyenleri düşman ilan etmek değil; insan onurunu, adaleti ve vicdanı her türlü çıkarın ve kör aidiyetin üzerinde tutabilmektir.
Unutmayalım ki bir insanın bizden farklı inanması, farklı düşünmesi ya da farklı bir kimliğe sahip olması, onun insanlık onurunu ortadan kaldırmaz.
Kendimiz gibi inanmayanları hemen mahkûm etmekten, farklı düşünenleri ötekileştirmekten ve başkalarının hayat hakkını kendi doğrularımıza göre belirlemeye kalkışmaktan vazgeçmedikçe toplumsal barışı kuramayız.
Çünkü adalet, yalnızca kendimizden olanı korumak değil; bize uzak, bize yabancı, hatta bize karşı olan bir insanın hakkını da savunabilmektir.
İnsanın gerçek sınavı, kendisine benzeyeni sevmek değil; kendisine benzemeyenin de insanlık onuruna sahip olduğunu kabul edebilmektir.
Gelin, birbirimizi anlamaya çalışalım. Önyargılarımızı sorgulayalım, kalbimizi başkalarının acılarına kapatmayalım. Farklılıklarımızı bir ayrışma sebebi değil, insanlığın zenginliği olarak görelim. Çünkü dünya, yalnızca bizim gibi düşünenlerin değil; bizim gibi düşünmeyenlerin de evidir.
Ve unutmayalım: Bu dünya kimseye kalmayacak.
Geride ne makamlarımız ne servetlerimiz ne de başkalarına üstünlük taslamak için kullandığımız kimliklerimiz kalacak.
Belki de geride bırakacağımız en kıymetli miras, bir insanın hayatına dokunabilmiş olmak, bir gönlü incitmemek ve adaletten ayrılmamış olmaktır.
Yunus Emre'nin yüzyılları aşan çağrısıyla bitirelim:
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz…
Adaletin vicdanla, vicdanın merhametle, farklılıkların karşılıklı saygıyla buluştuğu bir dünya dileğiyle…