SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

KERBELA’DAN GAZZE’YE;  ZALİM DE MAZLUMUN ÇIĞLIĞI DA  DEĞİŞMEDİ...

Yazının Giriş Tarihi: 26.06.2026 12:31
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.06.2026 12:33

Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış acıların ve yitip giden canların soğuk bir mezarlığı değildir. Eğer öyle olsaydı, Kerbela bugün hâlâ insanlığın ortak vicdanında kanayan, sızısı hiç dinmeyen bir yara olarak yaşamazdı. Eğer Fırat’ın kenarında Hz. Hüseyin’in mübarek başı toprağa düşerken sızlayan yürekler zalimin öfkesini söndürmeye yetseydi; eğer o masum kanlar insanlığın uykudaki vicdanını ebediyen uyandırsaydı, bizler bugün Kerbela’yı yalnızca sararmış tarih sayfalarında okur, hüzünlü bir kıssa gibi geçerdik.

Fakat asırlardır süregelen insanlık dramı, önümüze çok daha sarsıcı ve yakıcı bir gerçeği koymaktadır.

Kerbela’da zamanı durduran şey yalnızca mazlumun bitmeyen feryadı değildir; zalimin o karanlık, acımasız ve doymak bilmeyen karakteri de hiç değişmemiştir.

O gün, saltanat ve iktidar hırsı uğruna kundaktaki bebeklerin, masum çocukların susuzluktan çatlayan dudaklarını görmezden gelen o taşlaşmış zihniyet neyse; bugün de küresel çıkarları, politik hesapları uğruna kadim şehirleri bombalarla yakan, koca bir halkı açlığa ve ölüme mahkûm eden, çocukların hayattan koparılışını soğuk istatistik verilerine dönüştüren anlayış tam olarak odur.

Kur’an’ın o derin ve ürpertici ifadesiyle; çağlar boyunca "ekini ve nesli kurutan" bu karanlık odak, sadece isimlerini, bayraklarını ve arkasına saklandığı süslü söylemleri değiştirerek varlığını sürdürmüştür.

Bu yüzden Kerbela, sadece gözyaşı dökülecek bir matem günü değil; insanlığın, merhametin ve ahlâkın zamansız sınavıdır.

"İslam’da yas tutmak, hayata küsmek yoktur" derler. Elbette inancımız, insanı ümitsizliğin girdabına sürükleyen, hayatı durduran ya da kadere isyana dönüşen bir matem anlayışını tasvîb etmez. Ancak bu, yürekteki o kutsal sızıyı, mazlumun hakkını unutmak demek değildir.

Unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin gözyaşları vardır. Hz. Yakup’un, evladı Hz. Yusuf’a duyduğu o derin, yakıcı hasret yüzünden gözlerine mil çekildiği, görmez olduğu anlatılır. Demek ki hüzün, insan olmanın en asil, en derin nişanesidir. Bize yasak olan hüzünlenmek değil; zulmün karşısında dilsizleşmek, acıyı kanıksamak ve başkalarının çığlığına kulak tıkamaktır.

Kerbela’yı anmak, yüzyıllar öncesinde kalmış bir trajediyi sadece hüzünlü bir hikaye gibi tekrar tekrar anlatmak değildir. Kerbela’yı gerçekten hatırlamak; her çağda modern maskelerle yeniden üretilen o vahşi zulmü tanımak ve ona karşı dik durabilmektir.

Bugün yönümüzü Gazze’ye çevirdiğimizde, gökyüzünden yağan ölüm yağmurları altında can veren günahsız çocukları izliyoruz. Yıkılan yuvaları, paramparça olan aileleri, abluka altında bir yudum temiz suya hasret bırakılan çaresiz insanları görüyoruz. Kerbela’da Hz. Ali Asgar’ın kuruyan dudaklarındaki o amansız susuzluk ile bugün Gazze’nin kuşatılmışlığı arasında, vicdan taşıyan her insanın yüreğinde kurabileceği kopmaz, sarsılmaz bir insanlık bağı vardır.

Aslında bu çığlık yabancı değildir. Irak’ın kimsesiz sokaklarında, Afganistan’da daha doğmadan umutları çalınan nesillerde, Bosna’da modern Avrupa’nın göbeğinde, medeniyetin gözü önünde yaşanan soykırımlarda, Ruanda’da birkaç ay içinde hunharca yok edilen yüz binlerde, Vietnam’da napalm bombalarıyla tenleri kavrulan çocuklarda ve Hiroşima’da tek bir saniyede küle dönen masum hayatlarda hep aynı kahredici soruyla yüzleşiriz:

İnsan, kendi soyuna neden bu kadar zalimleşebilir?

Zaman geçmiş, teknoloji çağ atlamış, silahlar akıllanmış, şehirler devasa gökdelenlerle donatılmış olabilir. Fakat insanın içindeki o ilkel kibir, o azgın açgözlülük ve iktidar tutkusu ahlâkın potasında terbiye edilmediği sürece, dünyanın neresinde olursak olalım sonuç hiç değişmemektedir.

İşte tam da bu yüzden, Kerbela’nın bugüne fısıldadığı anlam çok daha hayati bir önem kazanıyor:

Kerbela; güce, makama ve çoğunluğa bakmaksızın, her koşulda mazlumun elinden tutmanın adıdır.

Kerbela; yapayalnız ve sayıca az kalınsa bile, doğruluktan ve hakikatten milim sapmamanın adıdır.

Kerbela; zalimin zorba gücüne değil, kalbin ve vicdanın adaletine teslim olmanın adıdır.

Kerbela; aslında insanın kendi içindeki Yezid’le, kendi içindeki Hüseyin arasında ömür boyu verdiği o büyük ruh ve ahlâk mücadelesidir.

Bu derin muhasebeyle bakıldığında, Kerbela’yı anmak geçmişin gölgelerine takılıp kalmak değil; bugünün karanlığını fark etmek ve onu aydınlatmaya çalışmaktır.

Çünkü zalim hiç değişmedi.

Yalnızca dönemine göre giydiği kıyafetler değişti.

Kullandığı algı araçları, arkasına sığındığı bahaneler değişti.

Fakat mazlumun gözünden süzülen o yaş, dün Fırat’ın kenarında ne kadar tuzlu ve yakıcıysa, bugün Gazze’de de aynı acı taddadır.

İnsanlık, Kerbela’yı ve onun bize bıraktığı mirası unuttuğu gün, sadece tarihi bir vakayı değil, insan olmanın en temel şartını; yani vicdanını kaybetmiş olacaktır.

İşte bu yüzden, bu karanlık çağda hâlâ Hüseyin duruşlu ruhlara çok ihtiyacımız var.

Hâlâ Hüseyinleri layıkıyla anlamaya ve yaşatmaya ihtiyacımız var.

Ve belki de en çok, süslü kelimelerin arkasına saklanan her çağın kendi modern Yezidlerini erkenden tanımaya...

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.