Küresel Hegemonyanın Gölgesinde İnsanlık...
İnsanlık onurunu her türlü aidiyetin üzerinde tutan, vicdanını küresel yalanlara siper etmiş ve bilinçli olanlara selam olsun.
Dünya, Dünyanın Efendileri ve onların yerel acenteleri tarafından kurgulanan devasa bir illüzyon merkezinin, bir algı laboratuvarının gölgesinde varlığını sürdürmektedir.
İnsanlık, sadece ekonomik ve siyasi kuşatma altında değil; aynı zamanda hakikatin sistematik olarak manipüle edildiği bir bilinç savaşının da içindedir.
Edward Said’in ifade ettiği gibi, sömürgecilik yalnızca toprakları değil, zihinleri de işgal eder.
Bu nedenle günümüzün en büyük mücadelelerinden biri, hakikati yeniden görünür kılma mücadelesidir.
Bilmeliyiz ki; küresel baronların bu kanlı çarkı, ancak içerideki yerli işbirlikçilerin lojistik ihaneti ve CIA-MOSSAD gibi yapıların karanlık operasyonlarıyla dönebilmektedir.
Yerli taşeronlar olmadan, hiçbir küresel güç bir coğrafyanın iradesine ipotek koyamaz. Küresel hegemonyanın suç, katliam, talan ve sömürü üzerine kurulu kronolojik sicili, tüm algı operasyonlarını yerle bir etmektedir.
1945'te Nagazaki ve Hiroşima'da 200 bini aşkın sivilin nükleer vahşetle buharlaştırılmasıyla başlayan bu süreç, 1950 ve 60’larda Afrika’nın kalbinde en karanlık yüzünü göstermiştir.
Fransa’nın Cezayir’de gerçekleştirdiği ve 1.5 milyon insanın canına mal olan sistematik soykırım, sömürgeciliğin sadece kaynakları değil, bir halkın varlığını da hedef aldığının kanıtıdır.
1960’larda Kongo’da Lumumba’nın CIA destekli yerli işbirlikçilerce katledilmesiyle perçinlenen bu talan, 1960 ve 70’lerde Vietnam ve Kamboçya’da milyonlarca insanın ölümü ve toprağın kimyasal silahlarla zehirlenmesiyle devam etmiştir.
1979’dan 2021’e kadar Afganistan’da süren ve yaklaşık bir milyon insanın hayatını etkileyen savaşlar, 1994’te Ruanda’da yüz gün içerisinde yaşanan korkunç katliamlar ve ardından Irak, Libya ve Suriye’de yaşanan yıkımlar, modern çağın vicdan muhasebesi olarak insanlığın önünde durmaktadır.
Suriye’de vekâlet savaşlarıyla milyonlarca insanın yerinden edilmesi, İran üzerindeki baskılar ve bölgesel istikrarsızlaştırma girişimleri, küresel güç mücadelelerinin insani maliyetini gözler önüne sermektedir.
Bu zincirin en kanlı halkalarından biri ise Gazze’de yaşanmaktadır.
Çocukların, kadınların ve sivillerin hayatlarını kaybettiği trajediler; uluslararası sistemin adalet, insan hakları ve evrensel vicdan konusundaki samimiyetini sorgulatmaktadır.
Tarih bize göstermektedir ki sömürgecilik yalnızca dışarıdan gelen bir güç değildir. Frantz Fanon’un dikkat çektiği gibi, sömürgeci düzen çoğu zaman içerideki işbirlikçiler üzerinden kendisini yeniden üretir. Bu nedenle mücadele yalnızca dış müdahalelere karşı değil, aynı zamanda toplumların kendi içlerinde ürettikleri bağımlılık mekanizmalarına karşı da verilmelidir.
Noam Chomsky’nin şu sözü üzerinde düşünmek gerekir: "Eğer dünyanın en güçlü devletleri kendi suçları için yargılansaydı, hepsi asılırdı."
Bu ifade, uluslararası sistemde güç ile adalet arasındaki ilişkinin sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Aynı şekilde, Hannah Arendt'in "Kötülüğün sıradanlığı" kavramı da bizlere önemli bir gerçeği hatırlatır: Büyük felaketler çoğu zaman yalnızca zalimlerin gücüyle değil, sessiz kalanların ve olup biteni normalleştirenlerin katkısıyla büyür.
Bugün insanlığın önündeki temel mesele; hangi ideolojiye, hangi devlete, hangi kimliğe ait olduğumuz değil; zulüm karşısında nerede durduğumuzdur.
Çünkü vicdanın milliyeti, adaletin mezhebi, insan onurunun ise sınırı yoktur.
Zulmün kanıksatılmadığı, yerli işbirlikçilerin deşifre edildiği ve halkların ortak iradesinin küresel efendilerin yalanlarını mağlup ettiği bir dünya umuduyla...